Nasıl iyi bir ortak bulmak için

PDF şu an için bir değişim biçimi olarak kendini kurmuştur.

2020.11.10 21:53 aynenconvaynen PDF şu an için bir değişim biçimi olarak kendini kurmuştur.

PDF şu an için bir değişim biçimi olarak kendini kurmuştur. İnsanlar hemen anladı - ne içindi? PostScript'e benziyor muydu - ilk günden başlayarak başarıya bağlı mıydı? Yani, insanlar 1985’te PostScript’i almak için sabırsızlanıyorlardı. Steve Jobs ve John Warnock’ın ellerine çek koydukları için şaka yapmıyorum ve “Ne kadar? Ne kadar ŞİMDİ istiyorum ve gelecek yıl daha hızlı olmasını istiyorum! "Tonguç Akademi 0 dan 10 a Matematik Konu Anlatımlı Soru Bankası PDF ile böyle değildi - hiç de öyle değildi. 1996 civarında, düzenli olarak Adobe'yi ziyaret ettim, onlarla PDF formatında birçok şey yaptım, vb. Ve bu özel durumda, San Francisco Gümrük Pasaportumu ele geçirdi ve “Ziyaretin amacı efendim?” “İş mi zevk mi?” Dedi. Dedim ki, "Bu iş iştir." “Ah! Hangi şirketi ziyaret ediyorsun?” “Ah! Bu kerpiç. Şimdi onlar San Jose'de. ” “Ah! Bu ilginç, efendim ve onlarla ne iş yapıyorsunuz?” Bunun hepimizin alışkın olduğu bir şey olduğunu düşünüyorum: “Yasadışı bir göçmen misiniz? Gerçekten Adobe'de mi çalışıyorsunuz? ”Veya“ Ödendi mi, efendim? ”. "Hayır! Hayır! Hayır! Sadece aynı şeylerle ilgileniyoruz; araştırma yapıyoruz ve burada projemizi nerede yaptığımızı bulmak için insanlarla tanışmaya geldim. ” Ve dedi ki; “Ama Adobe ile ne iş yapıyorsunuz efendim?” ve dedim ki, "Şey, duymamış olabilirsiniz ama bir ürünü var - eğer isterseniz - PDF olarak adlandırılmışlar ve Acrobat Reader adlı ücretsiz bir programla okuyabilirsiniz." Yüzü dondu ve “Ah, canım” diye düşündüm ve gözlüğünü çıkardı. Onları yere koydu, pasaportumu ters çevirdi, kenara ayırdı ve “Efendim! Bu PDF Tonguç Akademi 0 dan 10 a Matematik Konu Anlatımlı Soru Bankası! Onun için ne ?! ”Ve ben sadece ... diğer insanlardan benzer şeyler duydum, gülümsedim. Dedim ki, "Peki, beş dakikalık bir hikaye mi yoksa bir saatlik hikaye mi istersin?" Ona şöyle söyledim: “Dinle, muhtemelen insanlarla belge alışverişinde bulunduğunu biliyorsun, ve sana da söylediler - size bu rotayı PDF'ye kullanmanız ve PDF'yi standart bir değişim biçimi olarak kullanmanız gerektiğini söylediler?” Dedi. ! Evet! Bu kesinlikle doğru. Neden birbirimize sadece Word dosyaları gönderemediğimizi anlamıyoruz!” Ben de dedim ki, “Birbirlerine Word dosyaları göndermekle ilgili bazı problemleri biliyorsunuz. Herkesin biraz farklı bir sürümü var ve ah, canım, bazı insanlar bunu bir bilgisayarda değil, bir Macintosh'ta çalıştırıyor ve aynı görünmüyor ...? "" Oh! Bana ondan bahset! ”Dedi ve ben de dedim ki,“ Eh… ve sonra “WordPerfect çok daha iyi ve kesinlikle Microsoft'tan herhangi bir şey kullanmayı reddediyorum” diyen ya da başka bir şey mi var? “" Ah, evet! Bunlardan birkaçı da var. "Ben de dedim ki," Eh, bunun belge değişimi ile ilgili olduğunu hatırlamanız gerekir. Fakat ideal olarak, diğer seçenekleri karşılayabilecek ortak, kaliteli bir çözüme sahip olmanız gerekir. " Kesin ve bir kağıda basılmış bir şeye ihtiyaç duyan gazeteleri düşünün, daha küçük boyutlarda önizlemek istiyorlar ve bir dokümanın çeşitli boyut ve çözünürlüklere sığmasını ve her zaman kaliteyi alarak - aralarında yumuşak hareket etmelerini istiyorlar - böylece parçalanmaya başlamıyor - neredeyse ahır kapısının boyutuna şişirmiş olsanız bile. “Gazeteler bu yeteneği gerçekten takdir ediyor” dedim ve “Peki, Tonguç Akademi 0 dan 10 a Matematik Konu Anlatımlı Soru Bankası PDF'ye nasıl bir yolu var?” Dedi ve “Evet, PDF'ye bir rotaları olmalı,” dedi. ve dedim ki, "Diğer insanlar - size başka bir örnek vereyim" dedim. olleg o AutoCAD adı altında bir program getirmek sadece sihirli olduğunu düşünüyorum, biliyorsunuz, mimarlar çizimleri için kullanılabilir "Bilgisayar Destekli Tasarım"; Bu elektronik devre için kullanılabilir. Ancak onlar için farklı bir boyuta ölçeklendirdiğinizde kaliteyi korumak çok önemlidir. Bu bir grafik modeldir; Bu, içinde karmaşık, ölçeklenebilir, grafik bir model. Ve böylece mühendisler de bundan hoşlanıyor. Ve o aşamada yüzünde geniş bir gülümseme belirdi ve şöyle dedi: “Efendim!” - gözlüklerini koyar - “Efendim, bunun için çok teşekkür ederim!” “Teşekkürler, teşekkür ederim!”. Pasaportumu bana geri verdi: "Amerika Birleşik Devletleri'ne hoş geldiniz efendim". Ben de şöyle düşünerek bıraktım: “Buna şaşırmadım - birçok insan bunu gerçekten anlamıyor; Bunun neden gerekli olduğunu anlamıyorlar. ” Düşündüm ki - tam olarak bu seyahatte olduğunu sanmıyorum, belki gelecek yıl, Adobe ile birçok kez çalıştığım zamandı, ama özellikle 93'lerin başındaydı. John Warnock ve meslektaşı Chuck Geschke bizi burada, Nottingham'da PDF'deki ilk beta test sitelerinden biri olarak seçti. Ve sanırım bir göçmenlik memuruyla olan ilişkimden bir yıl sonra John'u görmeye gittim ve ilk sorunun olduğunu söyledim: “John. PDF Tonguç Akademi 0 dan 10 a Matematik Konu Anlatımlı Soru Bankası - nasılsın? “Ve dedi ki:” David, bu uzun, uzun, uzun ve zor bir mücadele! “Ve dedim ki,” Evet, bunun PostScript olan gecede elde edilen başarı olmadığını söyleyebilir miyim? "Ve dedi ki:" Hayır, değil. Ve dedi ki: “Bana PDF'ye ne kadar harcadığımı sormak istiyorsanız, cevap 100 milyon dolar. İnsanların PDF'yi kabul etmesini istiyorsak, onlara bir Okuyucu vermeniz ve ücretsiz olmanız gerektiğini hemen anladık. Şarj etmeye başladığınız anda insanlar basitçe reddedecek ve formatınızı kullanmayacaktır. Bu yüzden: “Onunla yaşamak zorunda kaldık” dedi ama “tekrar söyleyeceğim - haklı olduğumuzdan eminiz! ". Ben de o zamanlar benim temsilcim olan meslektaşım Ken ile konuşmak için aşağı inip ona hikayeyi anlattım. Dedi ki: “David, biz teknik yönden bizleriz - John ve Chuck'ın kesinlikle haklı olduğunu biliyoruz.” “Ama” dedi: “Bu şirkette sinirler olduğunu söylemeliyim, çünkü sinirler var, çünkü özellikle gördüğünüz satıcılar arasında: “Tonguç Akademi 0 dan 10 a Matematik Konu Anlatımlı Soru Bankası PDF'sinden herhangi bir bonus almıyoruz! İnsanlar ne olduğunu anlamıyor, biliyorsun, ve hepsi. Lütfen beni Photoshop'tan sorumlu tutun! Photoshop'tan çok para ve bonus yapacağım. Ben de dedim ki; "Evet! Bu anlaşılabilir bir durum. ” Ve Adobe’deki arkadaşlarımdan Photoshop’a olan sorumluluğun gerçek olduğunu düşündüğümde ... “Pekala, biliyorsunuz, bir PDF'nin başarısının ölçüsü, eğer satış gelirleri Photoshop'takileri aştığında olur mu?” Ve bu sorunun cevabı, sanırım öyle bir yerde bir kitabım var. Adobe Story - Sanırım, Nisan 2004’te, sonunda PDF gelirleri Photoshop gelirlerini aştı. Ve ziyaretim sırasında, o zamanlar, hatırladığım kadarıyla büyük bir istekle, San Jose'deki bir binanın alt katlarında dört ya da altı kişilik bir photoshop kalabalığı ya da bunun gibi bir şeydi. PDF / Acrobat / PostScript kullanıcıları çok daha yüksekti: 11. ve 12. katlar. Üst yönetim, John, Chuck vb. Kulenin tepesindeydi. Oraya ulaştığımda bana - ki sevinçle - PDF / Acrobat'ın satış sonuçlarının ve satışlarının Photoshop'u aştığı andan itibaren, Photoshop’u geçtiğinde, 4. ve 12. katlarda çok miktarda şampanya, kurdeleler ve tebrik kartları ile mesaj gönderildi. şuydu: "Sizin üzerindeki baskı, şimdi - iyi günler!"
submitted by aynenconvaynen to kopyamakarna2 [link] [comments]


2020.10.05 20:27 okkboomerrrr Her gün bir filozof #3: Platon

Dünyada üniversite düzeyindeki ilk kurumlardan biri olan (ve bu kurumlara günümüzdeki adını veren) Akademi'nin kurucusu olan ve düşünce tarihinde bir dönüm noktası teşkil eden Platon, felsefe ve bilim tarihindeki pek çok tartışmanın temellerini atmıştır.
Hayatı
Platon'un hayatıyla ilgili hemen hemen hiç kaynak bulunmamaktadır ve hakkındaki pek çok rivayet milattan sonra 3. yüzyılda (yani Platon öldükten 5 yüzyıl sonra) pek çok filozofun biyografisini yazan Diogenes Laertios'a dayanmaktadır. Diogenes Laertios Platon'un asıl isminin dedesinin adı olan Aristokles olduğunu, Platon'nun iyi bir güreşçi olduğunu, 'geniş' anlamına gelen 'Platon' isminin güreş hocasının taktığını, göğsü, omuzları, çenesi ya da alnı geniş olduğunu için taktığı bir lakap olduğunu aktarmaktadır.Milattan sonra birinci yüzyılda yaşamış olan Seneca ise Platon'un göğsünün geniş olduğu için ona bu lakabın verildiğini söylemektedir. 'Platon' ismi o dönemde yaygın bir isimdir, fakat eğer lakapsa bile Platon bütün eserlerini bu adla yazmıştır, yakın zamanda 'en itibarlı' anlamına gelen Aristokles isminin sonradan biyografi yazarlarının uydurması olduğu ve Platon isminin asıl adı olduğu da iddia edilmiştir.
Diogenes Laertios Platon'un doğum tarihini kendi tahminlerine göre 428/7 yıllarına yerleştirmiştir ancak günümüzde Platon'un Yedinci Mektup'undan yola çıkarak 424/3'te doğmuş olması gerektiği düşünülmektedir.
Platon'un hayatı hem Atina için hem de bütün Antik Yunan Medeniyeti için oldukça büyük değişimlerin yaşandığı bir döneme denk gelmiştir. Antik Yunan Medeniyeti milattan önce beşinci yüzyılda Ege denizinin iki tarafına, Marmara ve Kara Deniz kıyılarına, Sicilya ve Güney İtalya'ya yayılmış, Doğu Akdeniz kıyılarında da oldukça etkili olmaya başlamıştır.
Dönemin varlıklı ailelerinin çocukları gibi Platon da gramer, müzik ve spor eğitimi alarak büyümüş olmalıdır, ancak o dönemin gramer ve müzik eğitimi günümüzün müzik, şiir, dil bilgisi, edebiyat, tarih gibi konularını, spor da beden eğitiminin yanı sıra savaş talimlerini de kapsamaktaydı.
Eserleri
Platon'un eserleri kronolojik olarak üç gruba ayrılabilir:
İlk: Sokrates'in Savunması, Charmides, Crito, Euthyphro, Gorgias, Hippias (minor), Hippias (major), Ion, Laches, Lysis, Protagoras
Orta: Cratylus, Euthydemus, Meno, Parmenides, Phaidon, Phaedrus, Devlet, Şölen, Theaetetus
Son: Critias, Sofist, Devlet Adamı, Timaeus, Philebus, Yasalar
İdealar Teorisi
Platon'un felsefesi temel olarak Phaidon'da açıkladığı algılanan şeylerle düşünülen şeyler arasındaki ayrıma dayanır. Bilginin nesnesinin, yani bilebileceğimiz şeylerin yalnızca düşünülen şeyler olabileceğini söyleyen Plato, algıladığımız şeylerin ancak kanıların, kanaatlerin, görüşlerin, sanıların nesnesi olabileceğini iddia eder. Heraklit'ten etkilenerek algıladığımız her şeyin durmadan değişim içinde olduğunu, fakat bilginin değişmeyen, sabit bir şey olması gerektiğini, dolayısıyla bilgiye ancak düşüncede ulaşılabileceğini düşünmektedir.
Antik Yunanca idea eidos "görünen" demektir ve buna ek olarak, 'form, biçim, tür' anlamları da vardır. Devlet kitabında Platon güzel olan pek çok şey gördüğümüzü, bunlarda ortak olan güzel diye bir şeyin var olduğunu, bu nesnelerin ne kadar güzel oldukları değişirken onlarda ortak olan güzelin değişmeyen, mutlak ve tam anlamıyla güzel, "güzelin kendisi" olduğunu iddia eder. Bu anlamda idealar algıladığımız nesnelere algıladığımız özelliklerini kazandıran, o özelliklerin "kendisi" olan mutlak değişmeyen düşünce nesneleridir.
Ancak idealara ulaşmanın nasıl bir şey olduğu çok açık değildir. Platon ideaların ne olduğunu söylemektense onları ve onlarla ilgili çeşitli özellikleri var sayar.
Platon ideaların algıyla kavranamayacağını iddia ettiği fakat var olan nesneler olduklarını söylediği için pek çok insan tarafından "idealar dünyası" diye "üçüncü bir dünyanın" (algısal ve zihinsel dünyaya ek olarak) varlığını iddia ettiği şeklinde yorumlanmıştır, fakat bu yorum yanlıştır çünkü Platon hiçbir metinde ideaların hacme sahip uzayda yer kaplayan cisimler olduğunu iddia etmez, dahası algısal ve zihinsel olan şeylerin de iki ayrı "dünya" olduğunu iddia etmez, tam tersi Timaeus'ta yalnızca bir evrenden bahseder.
İdea nedir sorusuna Platon'un cevabı "gerçek olan şey" gibi görünüyor. İdeaların zamandan ve mekandan bağımsız, tümel, mükemmel, mutlak, değişmeyen, ortaya çıkmayan veya yok olmayan fakat yalnızca "var" olan şeyler olduğunu, ancak soyut düşünce yoluyla, saf akıl ile bilinebileceklerini, varoluş halindeki algıyla kavranan her şeyin ve onlara dair bilgimizin nedeni olduklarını söylemiştir.
Ruh
Platon'nun Devlet diyaloğunda tasvir ettiği üç bölümden oluşan ruh tarih boyunca insan doğasını anlamlandırmaya çalışan pek çok düşünceye temel teşkil etmiştir. Platon ruhun akıl, duygular ve arzulardan oluştuğunu söyler, fakat bu kelimelerin anlamları onun terminolojisinde biraz daha farklı anlamlara sahiptirler. Platon'un ruh için kullandığı kelime psüke aslında daha çok "canlılık veren şey" anlamına gelmektedir ve ilk defa Platon aklın canlılık veren psükeden kaynaklanan bir şey olduğunu ileri sürmüştür.Ondan önce aklın daha çok "yürekle", "kalple", "duygularla" ilgili olduğu düşünülmekteydi.
Ruhun Ölümsüzlüğü: Phaidon
Phaidon diyaloğu, Sokrates idama mahkûm edildikten sonra zehir içirilerek öldürülmeden hemen önceki saatlerde yakınlarıyla son anlarını anlatır. Tartışmanın konusu ruhun ölümsüzlüğüdür çünkü ruhun ölümsüz olduğuna dolayısıyla ölümün yok olmak olmadığına inanan Sokrates ölümüne hiç de üzülmemektedir, üstelik arkadaşlarının onu kurtarıp başka şehre kaçırma tekliflerini de reddetmektedir.
Dostları da Sokrates'e ruhun ölümsüzlüğünden nasıl bu kadar emin olabildiğini sorarlar. Sokrates ideaların varlığına inandığını, bütün düşüncesinin bunun üstüne kurulu olduğunu söyler, ruh da idealar gibi algısal değil düşüncede bir şeydir, idealar gibi değişmeyen, mutlak ve mükemmeldir dolayısıyla zamandan ve mekandan bağımsız olmalı dolayısıyla da doğumu ve ölümü olmamalıdır (üçüncü argüman: benzerlik argümanı). Ayrıca ruh canlılık veren şeyse, canlılık veren şeyin kendisi nasıl canlılıktan yoksun kalıp ölebilir?
Ruhun Parçaları: Devlet ve Phaedrus
Fakat Devlet diyaloğuna geldiğimizde ruh bedenle daha iç içe anlatılan ve Phaidon'daki gibi 'bir' olsa da, parçalarından bahsedilen bir şeydir. Aslında sadece akıl ruhun "ideal" bileşenidir, Phaidon'da Sokrates, öldüğünde bedenin bütün sıkıntılarından kurtulmuş "saf akıl" olarak gerçek filozoflarla öbür dünyada sonsuza dek gerçeği konuşmaya gideceğine inanmaktadır.
Fakat Devlet diyaloğunda ruh, bedenin toplum içindeki aktif faaliyeti içerisinde değerlendirilirken ruh bedenin etkilenimleriyle beraber açıklanmaktadır. Platon en baştan ruhta birbirine zıt etkilenimler olduğunu, fakat birbirine zıt etkilenimlerin kaynağının aynı olamayacağını, dolayısıyla ruhta birbirine zıt etkilenimlere yol açan farklı kaynaklar olması gerektiğini savunur.
Örneğin acıktığımız için yemek yemeyi isteriz ancak aynı anda (mesela yemeği beğenmediğimiz için) yemek yemeyi istemeyebiliriz. Arzular (ἐπιθυμητικόν) Platon'a göre akla en uygun olmayan etkilerdir, onlar en maddesel şeylerin peşindedir, daha çok bir çeşit maddeye dönük 'dürtü', "kaba iştah" olarak anlaşılırlar, cinsel haz isteği, açlık, susuzluk bunlardandır. Platon arzuların doyuruldukları organlara denk gelen bel ve kasıklardan kaynaklandığını söyler. Duygular (θυμοειδές) ise Platon'a göre bizim duygu diyeceğimiz her şeyi kapsamaz, daha çok bir çeşit cesaret enerjisi, öfkeyle birlikte gelen güç, bir kuvvet etkileniminden bahsetmektedir, zaten thumos kelimesi daha çok "yürek" olarak çevrilebilecek bir anlama gelmektedir ve Platon thumosun göğüsten kaynaklandığını söyler.
Akıl ise ruhun gerçeği arayan ve onu bulmak için çabalayan kısmıdır, ruha esas yön vermesi gereken akıl olduğu için vücuda esas yön vermesi gereken yerde yani beyindedir. Phaedrus diyaloğunda Platon ruhun doğru yönetimini açıklamak için at arabası metaforunu verir: arzular ve duygular arabayı çeken iki at, akılsa onları yönlendiren arabacı olmalıdır. Dolayısıyla bir anlamda aklın bedene ve bedensel etkilenimlere hükmeden olması gerektiğini söylerken, arzuların ve duyguların yok edilmesi gerektiğini iddia etmemektedir, fakat onların doğru biçimde, olması gerektiği gibi, doğalarına uygun olarak ruha etki etmeleri gerektiğini yani aklın kontrolüne girmeleri gerektiğini söylemektedir.
Varlık, Metafizik, Bilgi
Kadın erkek eşitsizliğinin oldukça fazla olduğu Antik Yunan kültüründe kadınların hemen hemen bütün hayatları evin içinde geçmekteydi ve toplumsal hayata katılımları yok denecek kadar kısıtlıydı. Sadece Sparta toplumda kadınların daha fazla söz hakkı olduğundan bahsedilir. Platon da ideal şehirde kadınların da filozof ve yönetici olabileceğini, çünkü akıl ve ruh açısından kadınla erkek arasında fark olmadığını iddia etmesine rağmen Timaeus'ta asıl insan ruhunun erkek bedeninde ortaya çıktığını, kadınların ruhları erkek olamayacak seviyede insanlardan oluştuğunu iddia edecek kadar cinsiyetçidir. Dolayısıyla Platon'un varlık ve metafizik anlayışı yaşadığı toplumda yerleşik olan eşitsizliklerden bağımsız düşünülemez çünkü Platon bazen onları aşan, bazen de meşrulaştıran iddialarda bulunmuştur.
Raffaello'nun çizimi ile Platon
Timaeus'un devamında uzun biyolojik incelemelere ve hastalıkların teşhislerine de giren Platon bu çalışmalarının büyük bir kısmını o dönemde onunla birlikte bilgi üreten başka insanlardan ya da ondan önce ulaşılmış bilgilerden yola çıkarak yapmış olmalıdır. Temel mantığı varoluşun altında yatan nedenleri değişmeyen idealara dayanarak açıklamak olan Plato, bilginin her zaman varlığa dair olduğunu düşündüğü için, durmadan değişen varoluşun içinde varlığı bilmeye çalışma sürecine de felsefe adını vermiştir. Bu anlamda gerçeğin ne olduğu sorusunu bir tartışma konusu haline getiren Platon bir yandan da evrenin yapısının metafiziksel koşullara göre nasıl olması gerektiğine bakarak evrenin yaratıcısının iyi olması gerektiği, çünkü evrenin iyi olduğu, çünkü evrenin "var" olduğu, bir varlığı olduğu sonucuna varmıştır. Platon'un anladığı biçimde ahlaki olarak bütün mükemmelliklere sahip bir yaratıcı düşüncesi Platon'dan önce Antik Yunan düşüncesinde o kadar sık rastlanmayan ya da bu kadar vurgulanmayan bir düşüncedir. Platon'un yaratıcı anlayışının o dönemin Yahudi ya da Mısır inanışlarından gelmiş olduğu, ya da Pisagorcuların da benzer bir tanrı anlayışı olduğu söylenmişse de bu çok açık değildir. Her halükarda, Platon'un evren, ruh ve yaratıcı anlayışı hem Hristiyanlıkta hem de İslam'da oldukça derinlemesine tartışılmış ve çoğu zaman da saygıyla karşılanıp kabul edilmiş, hatta Platon'un peygamberlerden birisi olarak kabul edildiği bile olmuştur.
Kendisinden önce varlığa dair tartışmalardan yola çıkarak sofistlerin şüpheciliklerine, yaşadığı dönemdeki bilimsel, etik ve politik sorulara cevap veren Platon'un, bir açıdan varlığın ne olduğu sorusunun yanı sıra varlığın yapısının nasıl olması gerektiğine dair tartışmalarıyla metafiziği, bilgiyle ilgili tartışmalarıyla epistemolojiyi, sanatla ilgili tartışmalarıyla estetiği, toplumla ilgili tartışmalarıyla politikayı birer felsefi konu haline getirdiği, etiği bütün bu alanlarla ilişkili bir seviyeye taşıdığı ve felsefe tarihi boyunca bu alanlarda yapılan tartışmaların çerçevesini belirlediği söylenebilir. Ontoloji, metafizik, epistemoloji, etik, estetik ve politika arasında ortak bir bağ kurarak gerçeğe ulaşmaya çalıştığı felsefesi, düşünce tarihinin en temel kavramlarını üretmiş, başka felsefi düşüncelerin üretilmesine zemin hazırlamıştır.
submitted by okkboomerrrr to AteistTurk [link] [comments]


2020.08.19 02:40 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

https://preview.redd.it/bwzck3g5uuh51.png?width=854&format=png&auto=webp&s=1fafe6187a0c586b939eb4c4a049739b01cd5096

Marksizm

7.1

İçinde bulunduğumuz zaman Proudhon’un 1848’de tarif ettiğinden farklı bir hal almıştır. Mülksüzleştirme her bakımdan artmıştır. Sosyalizmden altmış yıl öncesine göre daha uzağız.
Altmış yıl önce Proudhon, bir devrim anında, bütünü yeniden şekillendirme arzusu anında halkına o an için ne yapılması gerektiğini söyleyebilirdi.
Bugün halk ayaklansa bile, o zaman çok önemli olan bir husus artık tek başına belirleyici olmaz. Ayrıca iki bakımdan tam bir halk artık yoktur: adına proleterya denilenler kendiliğinden bir halkın cisimleşmiş hali hiçbir zaman olamayacaktır, öte yandan uluslar, üretim ve ticarette birbirlerine o kadar bağımlıdırlar ki tek bir halk artık halk değildir. Fakat insanoğlu birlikten uzaktır ve yeni küçük birimler, topluluklar ve halklar tekrar vücut bulana kadar da birlik olamayacaktır.
Proudhon, özellikle ruhsal ve psikolojik yaşamın yükselme anında ve de her devrime eşlik eden bireylerin orjinalliği ve kararlığı anında ve dönemin Fransa’ya has koşullarında (ki önemli bir parasal ve iştirak kapitalizmi ülkesi olmasına rağmen halen daha büyük sanayi kapitalistlerinin ve büyük toprak sahiplerinin ülkesi değildi) tamamen haklıydı. Faiz ile zenginleşmenin devri daimini ve ortadan kaldırılmasını her reformun köşetaşı ve en hızlı, adamakıllı ve acısız bir başlangıç yapılabilecek nokta olduğunu dikkate almakta haklıydı.
Gerçekten de haksız zenginleşmenin, sömürünün, kendileri için değil de başkaları için çalışan insanların ortaya çıktığı koşullarımızın üç noktası bulunmaktadır. Tıpkı fizik, kimya ya da astronomideki hareketlerde olduğu gibi toplumsal süreçlerin hareketinin her noktasında önemli olan işte bu tür bir sabit kaynak ve daimi sebeptir. Özgün bir sebebi her hangi bir geçmişte ya da ilkel koşulda soruşturmak her zaman yanlış ve verimsizdir: Hiçbir şey sadece bir kez meydana gelmez, her şey daimi bir oluş içerisindedir ve hiçbir orijinal şey yoktur, sadece sabit hareketler ve sabit ilişkiler vardır.
Ekonomik köleliğin üç ana özelliği aşağıdadır:
Birincisi, toprağın özel mülkiyetidir. Bu, mülksüzleştirilmiş, yaşamak isteyen şahsın, kendisini toprağı sürme ve dolaylı ya da dolaysız toprağın ürünlerini kullanma olanağından yoksun bırakan kişiye karşı izin isteyici, bağımlı bir tavır sergilemesi ile sonuçlanır. Toprağın özel mülkiyetinden ve onun doğal sonucu olan mülkiyetsizlikten kölelik, itaat, haraç, faiz, proletarya çıkar.
her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır
İkincisi, her ihtiyaca süre tahdidi olmaksızın ve değiştirilmeksizin hizmet eden bir takas aracı ile takas ekonomisinde malların dolaşımıdır. Altın bir taş, yüzyıllar boyunca değişmeden durmasına rağmen sadece ona sahip olmayı kıymetli gören, mücevher ya da gösteriş ihtiyacını tatmin etmek adına ona sahip olmak için emeğinin ürünlerinden vazgeçmeye istekli olan kişi açısından bir değere sahiptir. Malların çoğu atıl kalarak ya da kullanılarak maddi değerini de kaybeder ve tüketimde hızlıca yok edilir. Bu mallar takas amacıyla, karşılığında aynı amaçla üretilmiş eşyanın kullanımını elde etmek için üretilir. Para çok önemli bir istisnadır, zira takas edildiği halde gerçekte kullanılmaz. Para teorisyenleri tarafından bunun aksini söyleyen açıklamalar aksine kötü bir vicdanı yansıtır. Buna göre bir ürünün eşit değere sahip bir ürünle takas edilmesinin beklendiği adil bir takas ekonomisinde paramıza mütekabil bir dolaşım aracı gerekecektir ve muhtemelen buna “para” denecektir. Ancak bu, paramızın belirleyici niteliğine – mutlak değere sahip olma ve de başkalarının aleyhine onu kazanmayan kişilere hizmet etme niteliğine – sahip olmayacaktır. Burada konu dışında tutulacak olan, hırsızlık ihtimali değildir; her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır ve serbest ticaretin bürokratik otoriteyle ikame edileceği ve kimin ne kadar çalışmak ve tüketmek zorunda olduğunun belirlendiği devlet köleliğinde bir anlam taşır. Fakat aksine serbest takas ekonomisinde para diğer tüm emtialar gibi olmalıdır ki bugün esasen emtiadan farklıdır ve hala genel bir takas aracı olarak durmaktadır: diğer tüm emtialar gibi çifte takas ve tüketim niteliği taşımaktadır. Adil bir takas toplumunda bile takas aracı tüketilemezse ve zamanla değerini kaybetmezse zararlı büyük miktar sahipliğini ve dolayısıyla yan hakları elde etme ihtimali düşünülmeden reddedilemez. Gerçi bilinen tarihte, büyük toprak sahipliği ve sonuç olarak tüm sömürü biçimlerinde veraset ve benzeri (aygıtlar) iktidar ve devlet koruması ile kıyaslandığında yalnızca tali bir rol oynadı. Bu bakımdan Silvio Gesell’in önerisi (yani günümüzde olduğu gibi yıllar geçtikçe değer kazanmayan, aksine başından itibaren gittikçe değer kaybeden, böylelikle kişinin bir malı karşılığında elde ettiği bir miktar paranın mümkün olan en kısa zamanda tekrar bir ürün için takas etmenin haricinde hiçbir baskılayıcı bir çıkarının olmayacağı bir para çeşidi bulmak) değerlidir. Silvio Gesell, Proudhon’dan bir şeyler öğrenmiş, onun büyüklüğünü tanımış ve onu temel alarak bağımsız bir şekilde daha ileri fikirlere ulaşmış çok az kişiden biridir. Bu yeni paranın dolaşım akışına nasıl canlı bir hareketlilik getireceğine dair, nasıl üretim ve takas aracını elde ederken hiç kimsenin tüketim harici bir çıkarının olmayacağına ilişkin tarifi, tamamen, hızlı para dolaşımının kamusal ve özel yaşamda nasıl neşe ve canlılık getirdiğini, öte yandan piyasadaki bir tıkanmanın ve daimi paranın yavaş dolaşımının da enerjimizin durmasına ve ruhumuzun durağanlaşmasına sebep olduğunu öğreten Proudhon’un ruhundan kaynaklanmaktadır. Yağma tehlikesi barındırmayan objektif bir takas aracının bulunup bulunmayacağı – bu sorunun sorulmasıyla ilgili en önemli şey sadece sorulabilmiş olmasıdır – geleceğe ait bir mesele değildir. Aksine mesele para dolaşımının diğer iki noktayı belirleyici bir şekilde etkileyen kalkış noktası olup olmadığı ya da olup olamayacağıdır. Ancak burada şunun söylenmesi gerekir: eğer tarihin belirli bir noktasında, ki 1848’de Fransa’da olan buydu, mütekabiliyet takas ekonomisine sokulduysa, bu, büyük toprak sahipliği ve artı-değerin sonunu imlemiş olmalıdır.
Ekonomik köleliğin üçüncü kilit özelliği, buna göre, artı değerdir. İlk olarak söylenmesi gereken şey şudur: eğer kişi bununla ne demek istediğini net olarak ortaya koyup bu tanımına sıkıca bağlı kalmazsa değer kavramı ile pek çok fitne çıkarılabilir. Değer ifadesi anlamında bir talep taşır; bu anlam, kişi potansiyel alıcının cevabının fiyatın söylenmesini, ardından oluştuğunu düşündüğünde netleşir. Bu bakımdan değer öncelikle keyfilikten kaçınır. Fiyatı doğru değer, gerçek değer bağlamında gördüğümüz zaman kavramı biraz daha fazla daraltırız. Değer, fiyat ne olması gerekiyorsa odur, fakat öyle değildir. Bu ilişki her malın fiyat-ilişkisinde bulunur. Bu anlamda “değer” ifadesi, bu sözcüğün kullanımına dikkat eden herkesin fark ettiği gibi, fiyatın değere eşit olduğu, ya da diğer bir deyişle tüm gerçek iş ücretlerinin toplamının malların nihai hallerinin fiyatlarının toplamına eşit olduğu ideal, ya da toplumsalı talebi içerir. Elbette bireyler olarak karşıt duran insanlar her avantajı, sadece malın değil arzu edilen ürünlerin ender bulunurluğunu, özel sebeplerle artan talebin, tüketicinin cehaletinin vs. avantajını da sömürdüğünden hakikatte söylenen fiyatın toplamı ücretlerin toplamından daha fazladır. Belirli kategorilerdeki işçiler bazı koşullar altında bu muayyen avantajların bir kısmından, daha yüksek “maaş” biçiminde yararlanırlar. Eşit derecede yorucu işte çalışan kardeşlerinin maaşları ile kıyaslandığında bu yüksek maaşla çalışan işçilerin avantajı sadece ücret olmaz. Kâr da avantajlıdır. Kompleks ekonomik yaşamın hiçbir detayı, çalışmanın ürettiği her şeyi sadece ücretiyle satın alamayacağı gerçeği ile ilgili hiçbir şeyi değiştiremez. Aksine, kârın satın alım gücü için dikkate değer bir bölüm bırakılmıştır. Yukarıda da önerildiği üzere, hâlihazırda piyasaya mal olarak girmiş üretimin ara aşamaları burada ele alınmamıştır. Çünkü kişi meseleye yakından bakacak olursa malların kapitalist bir üretici tarafından ücretlerle ya da kârla değil sermaye ile (ki bunu yakında daha detaylı göreceğiz), itibar ya da mütekabiliyet yerine sızan bir şeylerle, başka bir kapitalist üreticiden satın alındığını görür. Elbette çalışma (iş), nihayetinde bu sermaye için faizi sağlamak zorunda olandır. Fiyatlarda saklanmıştır ve hâlihazırda yukarda mülkiyetten kaynaklanan kâr şeklindeki bir başka biçim olarak adlandırılmıştır. Zira sermaye akışkan ve hareketli kılınan mülk-sahipliğinin dolaşım ve emek üzerinden elde edilen ürünlerinin biçimidir. Sermaye, görünüşte mülk sahibi olmayanlar açısından bile hala oluşum sürecinde olan bir ürün için maaşları artırma veya bir ürünün bir işleme sürecinden diğerine geçişi sırasında maaşları emeğe ödeme yahut bu ürünlerin ticaretini yapma ve bu ürünleri depoda tutma yoluyla ürünleri edinme aracıdır. Yakında sermayenin bu farklı biçimlerini ve sermayenin şey-gerçeklik, hakiki ruh gerçekliği ve sahte sermaye şeklindeki ayrımlarını ele alacağız.
Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz?
Bu bakımdan değer dediğimiz şey sadece toprağı iyileştirmek ve yeryüzünün ürünlerini çıkarıp işlemek için çalışma yoluyla ortaya çıkar. Fakat işçiler kendilerini kiralamaya, kendi iş kazanımlarının sonuçlarını başkalarına ticari kullanım için belli bir tazminat karşılığında teslim etmeye zorlanırlarsa ürettikleri ürünlerin değeri ile kendi kullanımları için satın aldıkları ürünlerin fiyatı arasında bir orantısızlık hâsıl olur. Burada, ister işçilerin kendilerine yapılan ödemelerde – maaşları çok düşüktür – isterse satın alımlarında – mallar çok pahalıdır – tam olarak soyuldukları nokta göz ardı edilebilir. Ana mesele, mutlak miktarları değil ilişkiyi düşünmektir – ki bu örnekte ilişki orantısızlıktır – ve kapitalistlerin tüm kârının zorlu koşulları nedeniyle işçileri kabul etmeye zorladıkları indirimden, hangi noktada olurlarsa olsunlar, işçilerin çalışmasının veriminden kaynaklandığını, diğer bir deyişle, işçilerin ücretlerinde yapılan indirimin ya da azaltılmış değerlerinin kapitalistlerin kârlarına veyahut artı değere eşit olduğunu hatırlamaktır. Burada hangi noktada kârın kapitalistlere aktığı da incelenmemiştir. Ne de bu sorunun yanlış bir şekilde sorulup sorulmadığına yakından bakan bir araştırmadır bu. Çünkü bu soru da bir kez daha karşılıklı ilişki yerine mutlak olanı koymaya kalkışmaktadır. Yalnızca kârın mülk-sahiplerine, para-kapitalistlerine, müteşebbislere, tüccarlara ve onların tüm yardımcılarına, memurlara, “aklî” (mental) işçilere ve kapitalizmde ayrıcalıklı bir pozisyonda bulunan başkalarına çeşitli oranlarda dağıtıldığına dikkat çekilmiştir. Ve ayrıca bunun inşa meselesi olduğu da vurgulanmalıdır. Gerçi bu inşaalar tümüyle gereklidir: kapitalizmde rolü olan kişilerin gelirlerinin tamamı kar değildir, onlar da iş yaparlar. Ve “işçilerin” tükettiği her şey emek ücreti değildir; onlar da, genellikle çok az oranlarda da olsa kâr ekonomisine katılırlar. Çalışmayı (işi) verimli ve verimsiz olarak ve – aynı olmasa da – üretilen malları gerekli ve lüks mallar olarak ayırmak çok ileri gitmek olur. Burada, kapitalizm içerisinde yer alan pek çok ayrıcalıklı kişinin sadece biraz iş yapmakla kalmayıp şüphesiz verimli iş de yaptığına işaret edilmelidir, tıpkı işçilerin de tam ya da kısmen verimsiz iş görmesi gibi. İkinci olarak, işçilerin tüketimine sadece gerekli olan mallar değil lüks mallar da girer. Tüm bu detaylar, ki hepsi zamanımızın gerçek yaşamı için büyük önem taşır, burada zikredilebilir. Burada mesele, işçilerin ve işçilerin sendikalarının ücret meselesi üzerindeki tek taraflı vurgusunun Marksistlerin yanlış artı değer kavramı ile ilişkili olduğunu gösterme meselesidir. Yukarıda maaş ve fiyatın nasıl birbiri ile bağlantılı olduğunu gördük; şimdi de sözde artı değerin teşebbüsten doğan mutlak bir miktar olduğu ve buradan sermayenin diğer kategorilerine aktığı [iddiasının] tümüyle yanlış olduğunu gösterdik. Artı değer, maaş ve fiyat gibi bir ilişkidir ve belli bir noktada değil, ekonomik sürecin tüm akışlarında meydana gelir. Marksizm’in teşebbüs üzerindeki, özellikle sanayi teşebbüsleri üzerindeki çok önemli odağı burada tartışılan yanılgıdan kaynaklanmaktadır. Marksistler bu konuda kapitalizmin Arşimedik noktasını keşfettiklerine inanmaktadırlar. Hakikat ise basitçe şudur: kârların cem-i cümlesi çalışmadan çıkartılır ya da diğer bir deyişle mülkün hiçbir verimliliği ve kapitalin hiçbir verimliliği yoktur, sadece çalışmanın verimliliği vardır. Bu bilgi aslında sosyalizmin bilgisinin temel bir noktasıdır ve Marksistler sırf bu bilgi yüzünden ki bu bilgiyi diğer tüm sosyalistlerle paylaşırlar, – Proudhon, Bastiat ile gerçekleştirdiği muhteşem polemiklerinde ve diğer pek çok yerde bunun klasik ifadesini ortaya koymuştur – kelimenin en geniş anlamıyla kendilerine sosyalist diyebilirler. Şunu da bilirler: mülk ve sermayenin kârlılığı, gerçekte emeğin verimliliğine karşı hırsızlık olan bir şey için sadece aldatıcı bir biçimdir. Fakat bu temel bilgiden yola çıkarak Marksistler kendi teorilerinde ve sendikacılar da kendi eylemlerinde, bu en cüretkâr yanlıştan sonuçlar çıkarmıştır. Marksistler bir davaları olduğu için, esas, mutlak bir davaları olduğu için buna inanmıştı. Onlar açısından iş, iş koşulları ve üretim süreçleri o andan itibaren her şeyi ve dolayısıyla materyalist tarih kavramlarının, gelişme yasalarının, sabit temerküz ve büyük kriz ve çöküş beklentilerinin, vs. kaba yanlışlığını açıklayan son işti. Sadece çok daha fazla araştırmaları gerekecekti – o halde işçilerin sıkıntıları nereden kaynaklanmaktaydı? – ve toprak sahipliği ve paranın süresinin dolmaması ve tüketilemezliği meselesi ile karşılaşacaklardı. Ve ardından sıra devlete ve ruha ve iniş çıkışlara gelecek ve devlet ve sermaye ve özel mülkiyeti de kapsayan koşulların kendi davranış biçimimizde mevcut olduğunu ve nihayetinde her şeyin bireylerin ilişkilerine ve bu bireylerin kurumlarla olan enerjilerine bağlı olduğunu bulacaklardı. Bu da enerjinin ve genellikle eski nesillerin bireylerinin güçsüzlüğünün katılaşmış kalıntıları zaman üzerine ağır bir yük olarak biner. Bakış açısına ve tasvire (imagery) istinaden kişi, ekonomik koşullar, siyasi ilişkiler, din, vesaireye bir bütün olarak, ya ağır üst yapı ya da bir dönemin bireyleri için yaşamın temeli adını verebilir. Fakat ekonomik ya da toplumsal “koşullar”ı bir zamanın “maddi” temeli ve ruh ve biçimlerini de sadece “ideolojik üstyapı” ya da kopyalama ve ayna-imgesi olarak ele alırsa bu görüş asla yanlış olmaktan öte bir şey olamaz. Artı değer bilgisi olarak bu tür bir önem verişin, yani özel mülkiyetin ve para-kapitalin emeğin yağmacısı olarak teşhirinin bu denli yıkıcı oluşu artı değerin “kaynaklandığı” yeri keşfettiklerine dair duyulan yanlış inançtı. Artı değer dolaşımda bulunur; artı değer bir malın satın alınımında, bir işçinin az ya da çok tüketimdeki ödemesin kadar meydana gelmektedir. Yine de bir başka şekilde ifade edilerek – sadece imgelerle konuşabileceğimiz için hakikat, çeşitli bakış açılarına göre tarif yapma girişimleri ile çevrelenmelidir ve bu yaklaşımdan daha çok yararlanmamız gerekmektedir; daha karmaşık ve parçalanmış olanlar kapsayıcı genellemelerimizde yakalamak istediğimiz fenomenlerdir – : Artı değerin sebebi çalışma değil, işçilerin zorluklarıdır. Yukarıda da söylendiği üzere çalışan insanların zorluğu, üretim sürecinin dışında bulunmaktadır. Hepsinden daha çok bu zorluğun vesairenin sebebi daha ziyade tüm kâr ve toprak sahipliği ekonomisinin dolaşımında yatmaktadır. Buna göre bu kabuklardan sebeplerine doğru, buralarda hareket eden ve bunlar tarafından hareket ettirilen veya kendilerinin bunların hareketlerinde engellenmesine izin veren insanların niteliğinde ve sonra bunlardan önceki nesillerin insanlarına giden dolaşımda bulunmaktadır. Artı değerin kökeninin nihai sebebi kapitalist üretim süreci değildir; insan ilişkileri için nihai bir sebebe ihtiyaç duyan bilim adamları kesin olarak şunu kaydetmelidir: Adem sondan bir önceki ve en sondur ve muhteşem güzellikteki mutlak olan Tanrı’nın kendisidir. Ve Tanrı, altı tam gün boyunca, kendi mutlaklığına karşı dahi sadakatsizleşir zira gerçek bir mutlakçı, çalışmak için kendisinin fazlasıyla iyi olduğunu düşünür. Tahtının yani kendisinin üzerine oturur ve kendisine ve kendi kendine ben dünyayım der!
Kapitalist üretim süreci, çalışmanın özgürleşmesi için sadece olumsuz anlamda kilit noktasıdır. Kapitalist üretim süreci daha fazla gelişme göstererek ve kendisine içkin yasalarıyla sosyalizme yol açmaz; işçilerin üreticiler olarak rollerindeki mücadeleleri üzerinden emek lehine kararlı bir şekilde dönüştürülemez. Bu, ancak ve ancak işçiler kapitalist üreticiler olarak rollerini oynamaktan vazgeçerlerse mümkün olacaktır. Herhangi bir insan hatta işçi bile kapitalizm yapısı içerisinde ne yaparsa yapsın her şey onu kapitalizm engelinin daha da derinlerine çeker. Bu rolde işçiler de kapitalizmin katılımcılarıdır. Gerçi işçilerin çıkarları kendileri tarafından seçilmiş değildir fakat bu çıkarlar kendilerine kapitalistler tarafından aşılanmıştır ancak her elzem şeyde, konumlandırıldıkları yerin adaletsizliğinin sırf avantajlarını değil dezavantajlarını da alırlar. Özgürlük sadece aklen ve fiziken kapitalizmden çıkabilen, kapitalizm içerisinde rol oynamaya son veren ve insan olmaya başlayan kişiler için mümkündür. Kişi bundan böyle gerçek olmayan kâr ve piyasası için çalışmayarak, ihtiyaç ve çalışma, açlık ve eller arasındaki bastırılmış gerçek ilişkiyi sağaltarak (restore) adam olmaya başlar. Yapılması gereken, temel sosyalist anlayıştan – yalnızca çalışma değer üretir – doğru sonucu çıkarmaktır ve sonuç: faiz piyasasından uzaktadır! Çalışma piyasası ve ruhu, çalışma ile tüketim arasındaki ilişki ve çalışma nedeni yine de tesis edilmek zorundadır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir.
Bugün sosyalizm çağrısı herkese gitmektedir. Bu herkesin bu çağrıya cevap vereceği ya da verebileceği inancıyla değil bazılarına, herkesin yeni başlayanlar cemiyetine ait oldukları bilincine sahip olmaları için yardım etme temennisi ile yapılmaktadır.
Böyle yaşamaya artık katlanamayan ve katlanmayacak olanlar burada çağrının yapıldığı kişilerdir. Kitlelere, insanoğlunun halklarına, yöneticilerine ve tebaalarına, varislerine ve ıskat edilmiş olanlara, imtiyaz sahiplerine ve aldatılmışlara şu söylenmelidir: ekonominin topluluklarda birleşmiş insanların ihtiyaçlarını karşılamak yerine kâr için yürütülmesi zamanımızın devasa, bastırılamaz utancıdır. Tüm militarizminiz, tüm devlet sisteminiz, tüm bu özgürlükleri bastırmalarınız, tüm sınıfsal nefretiniz sizi yöneten acımasız ruhtan gelmektedir. Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz? Sadece en temel ihtiyaçlardan konuşmak için! Ve devrim ya sadece tek bir ülkede patlak verseydi? Ne işe yarayabilirdi? Hangi hedefi amaçlayabilirdi?
İşler artık kişinin bir ulusun insanlarına seslenebileceği gibi değildir: Toprağınız ihtiyaç duyduğunuz yiyeceği ve sanayi ham maddelerini yani çalışmayı ve takası üretir! Birleşin, siz yoksul insanlar, birbirinize itibar edin; mütekabiliyet sermayedir; para-kapitalistlerine ve müteşebbis patronlara ihtiyacınız yoktur; şehirde ve ülkede çalışın: çalışın ve takas edin!
Büyük, kapsayıcı tedbirlerin bütünü etkileyeceği bir an beklenilse bile işler artık öyle değildir.
Devrim anında muazzam bir kafa karışıklığı, hakiki bir vahşi kaos, çocuksu bir acizlik hasıl olabilir. İnsanoğlu kapitalizmin tepe noktasına – dünya kr piyasasına ve proleteryaya- ulaştığı bu zamanın haricinde hiçbir zaman daha fazla bağımlı ve zayıf olmamıştı!
Hiçbir dünya istatistiği ve hiçbir dünya cumhuriyeti bize yardım edemez. Kurtuluş sadece halkların topluluk ruhundan yeniden doğması ile gelebilir!
Sosyalist kültürün en temel biçimi bağımsız ekonomileri ve takas sistemi ile birlikte topluluklar cemiyetidir. Bizim insan refahımız, varlığımız şimdilerde hayatta kalmış tek doğal grup olan bireyin birliği ile aile birliğinin her toplumun temel biçimi olan topluluklar birliğine bir kez daha yoğunlaştırılması olgusuna dayanır.
Bir toplum istiyorsak o zaman onu inşa etmeliyiz, onu uygulamalıyız.
Toplum, toplumların toplumlarının toplumudur; cemiyetlerin cemiyetlerinin cemiyetidir; milletler topluluklarının milletler topluluklarının milletler topluluğudur; cumhuriyetlerin cumhuriyetlerinin cumhuriyetidir. Sadece özgürlük ve düzen vardır, sadece ruh, öz-yeterlilik ve toplum olan bir ruh ve birlik ve bağımsızlık vardır.
Hiç kimsenin işine karışmasına izin vermeyen bağımsız birey, dünyası ev ve işyeri ile birlikte ailenin ev topluluğu olan kişi; otonom yerel topluluk; gelmiş geçmiş en az görev sayısına sahip olan, daha kapsayıcı gruplarla birlikte hiç olmadığı kadar geniş ilçe ya da topluluklar grubu vs. – işte bir toplum böyle görünür; bu tek başına, uğruna çalışmaya değer, hepimizi sefaletimizden kurtarabilecek olan sosyalizmdir. Günümüzde var olmayan özgür-ruh birliği için vekil olarak baskıcı hükümet sistemini devletlerde ve devlet gruplarında daha da genişletme ve bunların alanlarını daha önceden gerçekleşmiş ekonomi sahasına doğru yeniden uzatma girişimleri faydasız ve yanlıştır. Her orijinal niteliği ve faaliyeti boğan bu polis sosyalizmi halklarımızın topyekûn mahvına mühür vuracak ve tamamen dağılmış atomları mekanik bir demir halka ile bir arada tutacaktır. Doğal bir birlik biz insanlar tarafından sadece yerel ölçekte yakın olduğumuz yerlerde, gerçek temas halinde elde edilebilir. Aile içinde, ortak bir görev ve ortak bir amaç için birçok insanın birliği olan birleştirici ruhun, komünal yaşam için çok dar ve yetersiz bir formu bulunmaktadır. Aile sadece özel çıkarlarla alakalıdır. Kamusal yaşam için ortak ruhun doğal özüne ihtiyacımız vardır. Bu şekilde kamusal yaşam artık devlet ve soğukluk tarafından şimdiye kadar olduğu gibi münhasıran doldurulup yönetilmeyecek, aile ilgisine benzer bir sıcaklık ile yönetilecektir. Hakiki komünal yaşamın işbu özü, yerel topluluktur, ekonomik topluluktur: bu özü, onu yargılamak isteyen hiç kimse, mesela kendisine günümüzde “topluluk” diyenler, hayal bile edemez.
Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma;
Fabrikalar için, ham maddelerin işlenmesi için, malların ve yolcuların taşınması için kullanılan sermaye gerçekte ortak ruhtan başka bir şey değildir. Açlık, eller ve yeryüzü -üçü de ordadır, doğallığıyla ordadır; eller açlık için çalışkan bir biçimde ihtiyaç duyulan malları yeryüzünden temin eder. Ek olarak, asırlık ticarette belli başlı bölgelerin özel tecrübeleri, belirli ham maddelerin sadece belirli yerlerde olmasını sağlayan toprağın özel bileşimi, gereksinimi ve ticaret elverişliliği bulunmaktadır. İnsanların yerel ölçekte üretilemeyecek ya da üretilmemesi gereken şeyleri toplumdan topluma takas etmesine müsaade edin, tıpkı topluluklar içerisinde bireyden bireye takas ettikleri gibi. İnsanların bir ürünü denk bir ürünle takas etmesine müsaade edin. Her toplumda bu kişilerin her biri tüketmek istediği kadarına, yani çalıştığı kadarına sahip olacaktır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir. Her bir kişi alım satım sistemi altında bile sadece kendisi için çalışsın, insanlar bin misli bir birlikte birbirinin yerini alsın ve buna rağmen bu birlikte hiçbir şey hiç kimseden alınmasın, dahası her şey her birine verilsin diye takas ekonomisini düzenlemek – işte bu sosyalizmin görevidir. Şeyler, bir kişiden diğerine hediye olarak verilmeyecektir; sosyalizm ne feragattir ne de hırsızlık; her kişi kendi çalışmasının sonucunu alır ve doğanın ürünlerini çıkarırken iş bölümü, takas ve çalışan bir komünallik vasıtasıyla herkesin güçlenmesinin keyfini çıkarır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır: üçü de doğası gereği mevcuttur. Günümüzde şehirdeki ve ülkedeki insanlara tüketimimize giren her şeyin, hava hariç, yeryüzünden ve yeryüzündeki bitkiler ve hayvanlardan kaynaklandığını yeni bir şeymiş gibi söylemek zorunda olmak tuhaf.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Açlığı günlük olarak hissederiz ve satın alma ve bu açlığı giderme vasıtası olan parayı almak için ceplerimize uzanırız. Burada açlık denen, gerçek olan her ihtiyaçtır; bu ihtiyaçların her birini gidermek amacıyla para almak için kasalarımıza uzanırız.
Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum.
Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma; haz ve talimat için çalışma; gençliği eğitmek için çalışma; zararlı, faydasız ve değersiz şeyler üreten çalışma; hiçbir şey üretmeyen çalışma ve sırf izleyicilerin seyretmesi için yapılan çalışma. Bugün pek çok şeye çalışma denmektedir; bugün para getiren her şeye çalışma denmektedir.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Yeryüzü nerededir? Ellerimizin açlığımızı yatıştırmak için ihtiyaç duyduğu yeryüzü.
Bir kaç insan yeryüzüne sahiptir ve bunların sayısı giderek azalmaktadır.
Söylediğimiz gibi sermaye bir şey değil aramızdaki ruhtur. Sanayi ve ticaret için araçlara sahibiz, keşke kendimizi ve insan doğamızı yeniden bir keşfedebilseydik. Yeryüzü dışsal doğanın bir parçasıdır. Hava ve ışık gibi doğanın bir parçasıdır; yeryüzü devredilemez bir şekilde tüm insanlara aittir; yeryüzü sadece birkaç kişi tarafından sahiplenilen özel mülkiyete dönüşmüştür!
Eşya ile ilgili tüm sahiplikler, tüm toprak-sahipliği hakikatte insanların sahipliğidir. Kim yeryüzünü diğerlerinden, kitlelerden saklarsa, bu kişi diğerlerini kendisi için çalışmaya zorlar. Özel mülkiyet hırsızlıktır ve köle sahipliğidir.
Bu sahiplik türü, para-ekonomisi üzerinden, öyle görünmeyen bir toprak sahipliğine dönüşmüştür. Adil takas ekonomisinde aslına bakılırsa benim toprakta bir hissem vardır, ben toprak sahibi olmasam bile; kâr, tefecilik, faiz diyarındaki para-ekonomisinde, toprağa sahip olmasanız bile, sadece para ve hisselerine sahipseniz gerçekte siz bir toprak hırsızısınız. Bir ürünün denk ürünle takas edildiği adil ekonomide, yaptığım hiçbir şey kendi kullanımıma girmese dahi, kendim için günlük çalışırım; kar diyarındaki para ekonomisinde tek bir işçiyi istihdam ediyor olmasanız bile, çalışmanızın sonuçları dışında başka herhangi bir şey ile yaşadığınız müddetçe siz bir kölenin efendisisiniz. Kişi sadece çalışmasının getirileriyle yaşıyor olsa bile, eğer işi tekelleşmiş ve imtiyazlı ise ve ederinden fazlasını elde ediyorsa insanların sömürülmesine katılmaktadır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Yeryüzüne yeniden sahip olmalıyız. Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Yeryüzü hiç kimsenin özel mülkü değildir. Yeryüzünde hiçbir efendi kalmasın ve biz insanlar özgür olalım.
Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Mülkiyet bu münasebetle gene gelebilir mi?
Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum. Bu dünyada işler, şimdi ve her zaman, kararsız ve süresiz yürümeyecektir; sosyalizm elimizdedir ve görevdir. Her kim sosyalizmi gerçekleştirmek isterse, ne istediğini bilmelidir. Şimdi ve her zaman radikal dönüştürücü olan, orada olanın dışında dönüştürecek hiçbir şey bulamayacaktır. O halde şimdi ve her zaman yerel topluluğun kendi ortak mülkünü – bunun bir kısmı ortak toprak, diğer kısmı ev, avlu, bahçe ve tarla için aile mülkü olsun – sahiplenmesi iyi olacaktır.
Özel mülkiyetin kaldırılması bile özünde ruhumuzun dönüşümü olacaktır. Bu yeni doğumu mülkün güçlü bir yeniden dağılımı takip edecek ve söz konusu yeniden dağılım ile bağlantılı olarak gelecek zamanlarda belirli ve belirsiz aralıklarda tekrar tekrar yeniden dağıtım yapmak için daimi bir niyet olacaktır.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5537
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.19 01:08 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) Gustav Landauer – 7

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) Gustav Landauer – 7
https://preview.redd.it/ha91pzbh1r551.jpg?width=850&format=pjpg&auto=webp&s=b600e42b2c7732c4a7eb2d2adf205a46b767cca7

Marksizm

Karl Marx, Marksizm’in iki bileşenini, bilimi ve siyasi partiyi, suni bir biçimde birleştirip görünüşe bakılırsa tümüyle yeni, dünyanın daha önce görmediği bir şeyi, yani bilimsel bir temele ve bilimsel bir programa sahip bilimsel siyaseti ve partiyi yarattı. Bu gerçekten de yeni bir şeydi ve üstelik modern ve vakitlice idi ve ayrıca bilimi, aslında en son bilimi temsil ettiklerini duymaları işçilerin gururunu okşadı. Eğer kitleleri kazanmak istiyorsanız, o zaman gururlarını okşayın. Onları ciddi düşünce ve eylem için güçsüz kılmak ve onların temsilcilerini içi boş bir hayranlığın ilk örneği (arketip) yapmak, kendilerinin bile, en iyi ihtimalle yarım anladıkları bir retoriği söylemek isterseniz, o zaman bilimsel bir partiyi temsil ettiklerine inandırın. Onları büsbütün kötücül aptallıkla doldurmak isterseniz, parti okullarında eğitin. Bunun içindir ki bilimsel parti tüm zamanların en gelişmiş insanlarının talebi idi! Yürürken, düşünürken, yazarken veya resim yaparken içgüdü ve ılımlılık ile hareket eden tüm eski politikacılar ne kadar da amatörlermiş. Bu doğal yeteneğin yanı sıra epey vasıf ve teknik gerektirse dahi hiçbir surette bilim değildi. Ve Plato’dan Machiavelli’ye oradan muhteşem Demagog için El Kitabı’nın yazarına bir bilim çeşidi olarak siyasetin temsilcileri ne kadar da mütevazı kişilermiş. Onlar, basitleştirme ve sentez için büyük bir yetenek ve kesif bir gözle bireysel deneyimleri ve kurumları düzenlediler ve sınıflandırdılar, fakat bunu bilimsel olarak yapma fikri akıllarına hiç gelmedi. Sanatsal yaratıcılık için program temeli sağlamak iddiasında olsaydı estetik nasıl olurdu; Marksizm işbu bilimsel sosyalistler içindir.
Marksizm hükmetmek isteyen profesördür; bu cihetle Karl Marx’ın meşru çocuğudur. Marksizm, babasına benzeyen bir uydurmasyondur ve Marksistler kendi doktrinlerine benzerler.
Fakat gerçekte Marksizm’in bilimsel hezeyanı partinin nesnel (practical) politikalarıyla da iyi uyum sağlayamaz. Bu ikisi sadece Marks ve Engels veya profesörle ipleri elinde tutanı şahsında birleştiren Kautsky gibi adamlar açısından uyuşur. Elbette kişi şayet ne istediğini biliyorsa doğru ve faydalı olanı isteyebilir. Fakat – böyle bir bilginin adına bilim denen şeyden uzak olduğu gerçeği dışında – bir yandan doğal hukukun varsayılan gücüne sahip sözde tarihsel gelişme yasalarına, şeylerin nasıl zorunlu ve kaçınılmaz olarak gelmesi gerektiğinin kesin bilgisine dayanıp böylece hiçbir insanın ne iradesinin ne de eyleminin bu ön belirlenimi zerre kadar değiştiremediğini ileri sürmek; diğer yandan dilemek, talep etmek, etki etmek, eyleme geçmek ve detayları değiştirmek dışında bir şey yapamayacak bir siyasi parti olduğunu iddia etmek handiyse çelişkilidir. Bu iki uyuşmazlık arasındaki köprü insan tarihinde kamuoyuna ifşa edilmiş en çılgın kibirdir. Marksistlerin yaptığı veya talep ettiği her şey (kaldı ki talep ettikleri yaptıklarından çoktur) şu anda tam da Tanrı (Providence) tarafından belirlenmiş gelişimin gerekli bağlantısıdır ve sadece doğal hukukun tezahürüdür. Diğerlerinin, Karl Marx tarafından keşfedilen ve sağlama alınan insafsız tarihsel eğilimleri zapt etmek adına yaptığı her şey nafile bir çabadır. Diğer bir deyişle Marksistler, amaçları bakımından gelişim yasasının icrai organlarıdır. Marksistler, üç aşağı beş yukarı bir kişide birleşen doğa ve toplum hükümetinin yasama ve yürütme dalları gibi bu yasanın keşfedicileri ve de uygulayıcılarıdır. Her halükarda diğerleri de istemeyerek de olsa bu yasaların uygulanmasına yardım ederler. Yoksul arkadaşlar her zaman yanlış şeyi isterler fakat tüm çabaları ve eylemleri ancak Marksizm tarafından belirlenmiş ihtiyaca yardımcı olur. Her kibir, her inatçı çılgınlık, hoşgörüsüzlük ve dar kafalılık ve Marksistlerin bilimsel-politik yürekleri ile sürekli sergilenen tüm küçümseyici huylar, saçma ve tuhaf teori karışımları, bilim ve parti pratiklerinden kaynaklanır. Marksizm hükmetmek isteyen profesördür; bu cihetle Karl Marx’ın meşru çocuğudur. Marksizm, babasına benzeyen bir uydurmasyondur ve Marksistler kendi doktrinlerine benzerler. Tek fark şu ki gerçek Profesör Karl Marx’ın entelektüel zekâsı, eksiksiz bilgisi ve çoğunlukla takdire şayan mantıksal birleştirimi ve birlik hediyesi şimdilerde genellikle broşür yazarlarının ilmi, parti-okul bilgeliği ve alt tabakanın papağan gibi tekrarı ile yer değişmiştir. En azından Karl Marx ekonomik yaşamın gerçeklerini, yararlanılan-kaynaklara ilişkin belgeleri ve – çoğu kez oldukça küstahça da olsa – büyük içgüdüsel dehaların keşiflerini çalışmıştı. Onun halefleri ise genellikle Berlin’deki Eğitim Bakanlığı’nın onayı ile derlenmiş ders kitapları ve özetleri ile yetinmektedir. Ve bizler burada proleteryanın aptal ve hayâsız dalkavukluğuna uymak zorunda olmadığımız için sosyalizm proleteryanın ortadan kalkmasını amaçladığı ve bu sebeple de onu ilgili tüm tarafların yüreğine ve aklına bilhassa faydalı bir kurum olarak görmediği için (büyük ve talihli şahıslar açısından, elbette, tıpkı her zorluk ve engelde olduğu gibi beraberinde pek çok avantajı getirecektir. Bir tür hazır oluş veya açık icra ihtimali ve gerilimi oluşturduğu ölçüde yoksunluğun ve içsel boşluğun bir gün, o büyük anda, birdenbire tüm kitleleri dayanışma ve deha ile hareket etmek üzere zorlayacağına dair her zaman bir umut vardır) burada bir kez daha şu söylenebilir: doğrudur, bir mucize, yani ruhun mucizesi, bir gün proletaryanın başına gelebilir, diğer tüm insanların başına gelebildiği gibi. Fakat Marksizm bu tür bir Pentekostal mucize değildi ve lisana bir hediye getirmedi. Daha çok Babilli bir kafa karışıklığı ve yüksekten atış idi. Proleter Profesör, proleter avukat ve parti lideri, bilim olma iddiasındaki sosyalizm türü olan ve adına Marksizm denilen o karikatürlerin karikatürüdür.
Bu Marksizm bu bilimi ne öğretir? Ne iddia eder? Geleceği bildiğini iddia eder. Sonsuz gelişim yasası ve insanlık tarihinin belirleyici faktörlerine ilişkin derin bir iç görüye sahip olduğunu; neyin gelmekte olduğunu, tarihin nasıl devam edeceğini ve koşullarımızdan ve üretim ve örgüt biçimlerimizden ne çıkacağını bildiğini zanneder.
Bilimin değeri ve anlamı hiç bu kadar saçma bir şekilde yanlış anlaşılmamıştı. İnsanlıkla, özellikle insanlığın en çok ezilen, entelektüel olarak mahrum edilmiş ve geri kalmış kısmı ile çarpık ayna görüntüsü kullanılarak hiç bu kadar alay edilmemişti.
Biz burada henüz bu bilimin içeriğini, Marksistlerin keşfettiklerini iddia ettikleri insanlığın varsayılan gidişatını hesaba katmadık. Bu noktada mesele sadece geçmişin verilerinden ve bilgilerinden ve günümüzün olguları ve koşullarından kesin bir bilgiyle geleceği haber veren, hesaplayan ve belirleyen bir bilimin var olduğuna dair ölçüsüzce aptal varsayımı ortaya çıkarıp, onunla alay etmek ve bu varsayımı reddetmektir.
Bu cihetle tarih ve politik ekonomi, bilim değildir. Tarihteki etkin güçler bilimsel olarak formülleştirilemezler; bunların hükümleri her zaman, içerdiği veya yaydığı insan doğasına bağlı olarak daha yüksek veya daha alçak bir isimle tarif edilebilir bir tahmin – kehanet ya da profesöre ait saçmalık – olacaktır.
Buraya kadar inandığım gibi – bildiğim gibi demeye de cüret edebilirim zira ahmaklar tarafından yanlış anlaşılmaktan korkmuyorum, aslında öyle olmasını ümit ediyorum – nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi – en derin inancım ve hissimle – nereye gitmemiz gerektiğini ve nereye gitmek istememiz gerektiğini konuşmaya da çalıştım. Fakat bu ihtiyaç bize doğal hukuk şeklinde değil ne olması gerektiği ile dayatılır. Desem ki bir şeyler biliyorum, bu bilme matematikteki bilinmeyen bir miktarın bilinenlerden hesaplanması anlamına mı gelir? Ya da bir geometri sorusunun çözülebilmesinde olduğu gibi midir? Ya da yerçekimi ve eylemsizlik yasası yahut enerji sakınımı kanunu her zaman geçerli midir? Veyahut formül için gereken verileri biliyorsam düşen bir nesnenin veya merminin yolunu hesaplayabilmem gibi midir? Veya H2O’nun su olduğunu bilmem gibi midir? Veya pek çok yıldızın hareketlerini hesaplayıp ay ve güneş tutulmalarını öngörebilmem gibi midir? Hayır! Tüm bunlar bilimsel eylemler ve sonuçlardır. Bunlar tabii yasalardır çünkü aklımızın yasalarıdır. Fakat yaşamımızdan ve bedenimizden ne anlam çıkaracağımızı, önceki yaşamımızın devamının, önümüzdeki yolun, sıkışmanın salınmasının, eğilim etkinleşmesinin – tüm bunlara “gelecek” denmektedir – ne olacağını söyleyen bir doğal yasa, aklımızın yasası, büyük enerji sakınımı yasasının bir alt-yasası daha vardır. Bunlar bilim şeklinde sunulamazlar, diğer bir deyişle sadece sınıflandırmaya tabi emrivakiler şeklinde değil bir eğilime eşlik eden his, dışarıdan gelene tamamen münasip arzu ve çabanın iç baskısı, dengenin değişen durumu şeklinde sunulabilirler. Bu; iradeye, göreve, kehanete varan tüm bildirimlere, vizyona ve sanatsal yaratıma işaret eder. Üzerinde durduğumuz yolun hedefi bir matematik sorun ya da olgusal bir rapor, hatta bir gelişim yasası ile benzer değildir. Bu, enerji sakınım yasası ile alay etmek olurdu. Bu yol cesur yürekliliğe tekabül eder. Bilginin anlamı: yaşamış olmak, olan şeylere sahip olmaktır. Yaşamın anlamı: yaşamak, gelecek olanı yaratmak ve bunun acısını çekmektir.
Bu sadece geleceğin bilimi olmadığı anlamına gelmez; yalnızca halen yaşayan geçmişin yaşayan bilgisinin olduğunu, orada yatan ve ölü olan bir şeylerin etkisiz bilimi olmadığını da ima eder. Marksistler ve onlar gibi tüm ahlakçılar ve gelişim politikacıları, ister Darwin-öncesi Marksistler gibi katastrofik ve çapsal gelişim teorisine bağlı olsunlar, isterse Darwinci revizyonistler gibi yavaş, tedrici çok küçük değişimlerin toplamı yolu ile eşit gelişen ilerlemeyi yerleştirmeyi dilesinler, bunlar ve gelişim biliminin tüm temsilcileri, mutlaka bilimsel faaliyetten vazgeçemiyor iseler, müteakip, görkemli, ilgili kelime gruplarının yani Ben Biliyorum, Ben yapabilirim (buradaki –ebilmek eki yetiyi ima eder. ç.n.), Ben yapabilirim ( buradaki –ebilmek eki olasılığı ifade eder. ç.n.), O yapmalı (buradaki -malı zorunluluk ifade eder. ç.n.), Ben yapmalıyım (buradaki –malı tavsiyeyi imler. ç.n.) ifadelerinin gerçek anlamlarına dair, doğa ve ruhun gerçekliğine ilişkin ne ifade ettikleri ile ilgili bilimsel bir araştırma yürütmelidirler. Bu onları daha mütevazı ve bilimsel, daha insani ve anlayışlı ve daha girişken ve mert yapacaktır.
Bu cihetle tarih ve politik ekonomi, bilim değildir. Tarihteki etkin güçler bilimsel olarak formülleştirilemezler; bunların hükümleri her zaman, içerdiği veya yaydığı insan doğasına bağlı olarak daha yüksek veya daha alçak bir isimle tarif edilebilir bir tahmin – kehanet ya da profesöre ait saçmalık – olacaktır. Bunlar her zaman doğamıza, karakterimize, yaşamımıza ve çıkarlarımıza bağlı bir değerlendirme olacaktır. Ayrıca söz konusu güçler şekilsiz, kararsız, belirsiz ve değişken olarak bizce kesinkes biliniyor olsa dahi bu tür ilkelerin uygulanması için gerekli olan olgular çok az bilinmektedir. Zaten insanın kelimenin tam anlamıyla sonsuz olan geçmişiyle ve dünya ile ilgili bilimsel bir değerlendirme yapmak için elimizde hangi dış bulgular vardır ki? Elbette, her tür şey, fazlasıyla çok, bu sözde bilimin arabalarına taşınmış ve bu arabalardan indirilmiştir. Maalesef bunlar sözde insan ve dünya tarihinin bir saniyesinden palas pandıras atılmış, karışmış, harap olmuş, parçalanmış yıkıntılardır. Hiçbir örnek ne kadar az bildiğimizi açıklığa kavuşturmaya yetecek kadar kaba değildir. Elbette bir örnek, tıpkı muhteşem Goethe’nin dediği gibi, sezgisel deha için genellikle bin kelimeye değerdir ve onları bünyesinde barındırır. Bununla birlikte bu biyolojik oluş ve insanlık tarihinin tüm alanları için güçlerle ve yasalarla ilgili örnek olaylar bulunmaktadır fakat yine Goethe’nin dilini kullanacak olursak, bunlar düpedüz veri-toplayıcılarının, Darwincilerin ve revizyonistlerin deneysel gübrelerine ve Marksistlerin diyalektik gübresine dönüşürler. Ve bu cihetle dahi – ki kendisi için insanların bir arada yaşamış olmaları ile ilgili meselelerde bir olay genellikle bin kelimeye bedeldir- bir bilim dehası değildir; yaratım ve eylem dehasıdır. Yaşamın bilgisi dâhil edilmiştir fakat ne kadar hakiki, büyük bilime dayandırılabilse de bu, bilim değildir.
Ve tanrıya ve dünyaya şükür olsun ki bu böyle! Gelecek olan her şeyi biliyor, gerçekten biliyor olsaydık niçin yaşardık? Yaşamanın anlamı yeni bir şeye dönüşmek değil midir? Yaşamanın anlamı eski, kendine güvenen ve bağımsız birer varlık olarak bizlerin, müstakil bir dünya ve sonsuz oluş olarak, içinde olmadığımız yeni, belirsiz bir başka dünyaya eşit derecede sonsuz, geçitten geçide ve çokluktan çokluğa girmemiz değil midir?
Kendimize canlı dediğimiz zaman, biz okuyucular ya da gözlemleyiciler ya da varlıklar çok iyi bilinen güçler tarafından eskiden eski olana, eşit derecede iyi bilinen bir yere doğru sürüklenenler değil miyiz? Ya da bizler eylem nesneleri olmaktan çok yürüyen ayak ve çalışan el değil miyiz? Ve dünya bize, her sabah kalktığımızda, meçhul, bilinmez ve amorf, kendi doğal kabiliyetlerimizin bir aracı ile oluşturup özümsediğimiz yeni ve sunulan bir şey gibi görünmez mi? Ah siz Marksistler, keşke özel yaşamınızda bereket ve neşenin bolluğuna sahip olsaydınız, o zaman yaşamı bilime döndürmek istemez ve döndüremezdiniz! Ve nasıl yapardınız ki, sosyalist olarak görevinizin, neşe dolu iş biçimleri ve topluluklar ve neşe içinde yaşayan toplum olma durumunu edinmeleri için insanlara yardım etmek olduğunu bilseydiniz.
Bıkmış, şüpheci veya dertli olarak değil, neşe ile kabullenerek insanların ve ulusların çok çeşitli ve anlaşılmaz geçmiş ve gelecek yaşam biçimlerine dair hiçbir şey bilmediğimizi belirtiyorum; binyılın kaderini bilmek, hissetmek ve içeriden yaşamak için yeterince, pek çok insana göre daha fazla, gururlu ve cesurum. Ne olduğuna ve neyin olmakta olduğuna dair bir fikrim var. Kaderimizin gidişatına ilişkin benim de bir hissiyatım var. Nereye gitmek ve nerede başkalarına tavsiyede bulunmak ve onları yönlendirmek istediğimi biliyorum. Ve pek çok kişiye, hem şahıslara hem kitlelere, iç görümü, coşkun hissimi, güçlü irademi aktarmak istiyorum. Fakat bir formülle mi konuşuyorum? Aldatıcı bir biçimde bir matematikçi gibi gizlenen bir gazeteci miyim? Bilim flütüyle toy çocukları saçmalık ve sahtekârlık dağına yönlendiren Fareli Köyün Kavalcısı mıyım? Ben bir Marksist miyim?
Hayır, fakat ne olduğumu söyleyeceğim. Konuştuğum başkaları – Marksistler – bana anlatana kadar beklemek zorunda değilim. Herkes kadar çalıştım, araştırdım ve bilgi topladım ve eğer tarih ve ekonomi diye bir bilim varsa ben kesinlikle onu öğrenecek yeterli beyne sahibim. Gerçekten de sizler, siz Marksistler tuhaf insanlarsınız ve kendinizi merak etmemeniz hayret verici. Mütevazı bir zekâya sahip insanların dahi bilimin sonuçlarını, bu sonuçlar ortada varken öğrenebileceği eski ve kesin bir konu değil midir? O halde tüm tartışmalarınızın, polemiklerinizin ve ajitasyonlarınızın, tüm talepleriniz ve müzakerelerinizin, tüm retoriğinizin ve münakaşalarınızın maksadı nedir? Bir biliminiz varsa eğer, bu yersiz didişmelerinize son verin. Okul müdürünün sopasını elinize alın ve bizi bilgilendirin, bize öğretin, yöntemleri, işleyişleri, yapıları öğrenmemizi ve bunları cansiperane uygulamamızı sağlayın ve tecrübeli, kandırılmamış ve kesin bilenler olarak Bebel’inizin dürüst bir amatör olarak denediğini yapın: nihayet gelecek tarihin kesin verilerini bize anlatın!
Çünkü sosyalizmi gasp eden ve Marks’ın Kapitali’ni, Nibelungen hazinesini koruyan cüceler gibi bekleyen Niselheim’ın soğukkanlı insanları küçümsenmeli ve dağıtılmalıdır. Sosyalizm meşru varislerine devredilmeli ki böylece neyse ona, – neşe ve coşkuya, inşa ve yapıma, tüm duyular için ve tüm ilksel yaşamlar için ve şimdilerde eylem halinde bir icraya dönüşmek üzere olan sonuna kadar görülen bir rüyaya – dönüşebilsin
Bu yüzden ben de çalıştım, sizin gibi değil ama sizden daha iyi çalıştım ve yine de şunu söylüyorum: öğrettiğim kesinlikle bilim değildir. Her kişinin kendi doğasını, kendi gerçek yaşamının kendisini aynı yola yöneltip yöneltmediğini incelemesine izin verin ve ancak o zaman onun benimle gelmesine müsaade edin ama müsaade edin. Sizden daha iyi çalıştım çünkü bende sizde bulunmayan bir şey var. Elbette, kibrim, ya da yaygın olarak adına ne deniyorsa, sizinkinden daha fazla değil. Kendime dair mütevazı yani münasip görüşümü kendime saklarım, gayet tabii akranlarım arasında, kimin sosyalist kimin sosyalist olmadığını söyleme zorunluluğu hariç! Çünkü sosyalizmi gasp eden ve Marks’ın Kapitali’ni, Nibelungen hazinesini koruyan cüceler gibi bekleyen Niselheim’ın soğukkanlı insanları küçümsenmeli ve dağıtılmalıdır. Sosyalizm meşru varislerine devredilmeli ki böylece neyse ona, – neşe ve coşkuya, inşa ve yapıma, tüm duyular için ve tüm ilksel yaşamlar için ve şimdilerde eylem halinde bir icraya dönüşmek üzere olan sonuna kadar görülen bir rüyaya – dönüşebilsin. Ve varisler hala uyuduğu ve rüya ve şekilciliğin uzak diyarlarında kaldıkları için ve birilerinin mirasa nihayetinde el koyması gerektiği için bu varisleri bir araya toplamalı ve kendimi de onlardan biri olarak meşrulaştırmalıyım.
O zaman bu Marksistler tüm bu bilimsel hurafelerini nereden edinmektedir? Marksistler, geleneğin ve koşulların çeşitlenmiş, parçalanmış, çetrefil ve karışık detaylarını tek bir düzen ve birlik hattına indirgemek istiyorlar. Onlar dahi basitleştirme, birlik ve evrensellik ihtiyacını hissediyorlar.
Gene sana mı ulaştık, oh sen muhteşem kurtarıcı Bir ve Evrensel Fikir, sen ki gerçek yaşama olduğu kadar gerçek düşünceye de gerekli olan, bir arada varolmayı ve toplumu, anlaşmayı ve içselliği yaratan, düşünürlerin zihninde ve doğa sözleşmesinde yer alan fikir? Sen, ruh ismiyle adlandırılan!
Ama sana sahip değiller ve bu yüzden senin yerine koyuyorlar. Bu yüzden kendi yanıltıcı taklitlerini, kendi tarihsel yamalarının ve kendi bilimsel yasalarının ikame ürünlerini uyduruyorlar: onlar sadece detayları oluşturan, ilişkilendiren ve düzenleyen ve dağınık olguları yani bilimi bağlayan tek bir ikna edici genel ilkeyi tanırlar. Aslında bilim ruhtur, düzendir, birlik ve dayanışmadır; bilimse… Fakat o, dolap ve dalavere olduğunda, sözde bilim adamı sırf kılık değiştirmiş bir gazeteci ve kötü kamufle olmuş başyazar olduğunda, istatistiklere göre formüle edilmiş pek çok olgu ve diyalektikle maskelenmiş basmakalıp sözler, tarihin bir çeşit yüksek matematiği ve gelecek yaşam için şaşmaz bir el kitabı olduğunu iddia ettiğinde bu sözde bilim ruhsuzdur, idrak kabiliyetine engeldir. Argümanlar ve kahkahayla, sinirden kudurarak yok edilmesi gereken bir engeldir.
Ruhun diğer biçimlerini bilmiyorsunuz ve bu yüzden peygamberlik oynamak isteyen gerçek profesörler olduğunuz zamanlar hariç, tıpkı ut çalmak isteyen ama çalamayan diğer profesörünüz, koruyucu aziziniz gibi avukat yüzlerinize profesörlük maskesini giydiniz.
Fakat bizler ruhun ne olduğunu biliyoruz ve bunu burada sık sık söyledik. İnsanlığın akışında tür ve kaynak açısından sizinkinden farklı evrensel bir uyumumuz var. Bilgimiz, büyük asli hislerimizle ve güçlü, geniş kapsamlı irademiz ile doludur: bizler – fakat önce siz zavallı Marksistler, bir sandalye çekin ve oturun ve sıkı durun, zira berbat, küstah bir iddia birazdan öne sürülecek, ki bu eş anlı olarak bana karşı küçültücü bir tonda ileri sürmek isteyeceğiniz suçlamanın önüne geçecektir – bizler şairleriz; ve bilimsel dolandırıcıları, Marksistleri, soğuk, boş, ruhsuzları yok etmek istiyoruz böylelikle şiirsel vizyon, sanatkârane yoğunlaşmış yaratıcılık, heves ve kehanet şu andan itibaren harekete geçmek, çalışmak ve inşa etmek için kendi yerini bulacaktır; yaşamda, insan bedenleriyle birlikte, insicamlı bir hayat, iş ve grupların, toplulukların ve ulusların dayanışması için.
Evet, gerçekten de öyle. Yeterince uzun süredir şiirsel bir rüya ve melodi olan, büyüleyici bir çevre ve parlak bir renk cümbüşü tümüyle hayata geçecek ve gerçek olacaktır. Biz şairler, yaşayan ortamda yaratmak ve kimin daha büyük ve daha güçlü uygulayıcılar olduğunu görmek istiyoruz. Bildiğini iddia eden ve hiçbir şey yapmayan sizler mi, yoksa şu anda içinde canlı bir imge, kesin bir his ve enerjik iradeye sahip bizler mi? Ne yapılabilecekse onu yapmak isteyen biziz, şimdi ve sonsuza kadar. Biziz bıkıp usanmadan sizin yanınızdan kahkaha, sebepler ve öfke ile geçip saldırılarla ve savaşlarla daha yoğun parçaların üstesinden gelen, biteviye ileriye güdümlü, sürekli eylem, inşa ve yıkım bulunan harekette bizlerle birlikte olan insanları örgütlemek isteyen. Bilim de, parti de temin etmiyoruz. Sizin anladığınız şekliyle daha az entelektüel ittifak sunuyoruz, zira siz bu tür bir şeyden bahsettiğinizde kafanızda aydınlanma diye adlandırdığınız ve bizim ise yarı-eğitim ve broşür-yemi dediğimiz şey beliriveriyor. Bizi harekete geçiren ruh yaşamın özüdür ve etkin gerçekliği yaratır. Bu ruhun bir diğer adı daha vardır: dayanışma [Bund]; ve bizlerin güzel bir sunumla şiirselleştirmek istediğimiz şey eylemdir, sosyalizmdir, bir işçi sınıfı cemiyetidir[Bund].
İşte burada Marksistlerin neden ruhu materyalist diye adlandırdıkları ünlü tarih mefhumundan dışladıklarını gözlerimizin önünde net bir şekilde görüyoruz ve ona ellerimizle dokunabiliyoruz. Bizler, bu noktada, diğer mükemmel Marksist muhaliflerin yaparken başardıklarına kıyasla daha iyi bir açıklama sunabiliriz. Marksistler, beyannamelerinde ve görüşlerinde ruhu çok doğal, aslında neredeyse mükemmel bir maddi neden ile dışarıda bırakmıştır, yani çünkü ruhları yoktur.
Fakat bu, onların tarihi tanımlama tavırları, hakkıyla “materyalist” olarak adlandırılabildiğinde doğru olabilirdi sadece. Bu da temsilcilerinin kendilerine ait bir ruhla elde edemeyeceği bir girişim olsa da takdire şayan, hatta devasa bir teşebbüs – tüm insanlık tarihini sırf fiziki olaylar, somut gerçek işlemler, dünyanın geri kalanındaki maddi olaylar arasındaki sonu gelmez etkileşim ve insan bedenlerinin psikolojik süreçleri biçiminde tanımlama girişimi – olurdu. Ancak hâlihazırda belirtmiş olduğum sebeplerden ötürü bu, kati surette yasalara dayanan bir bilim olamaz ancak böyle bir bilimin hayali, neredeyse fantastik bir ön taslağa dönüşebilir. Belki bir gün birileri, bu işi, sırf doğru temeli ve dil olanağını bulmak için bile olsa, bu katı yapıyı eritmek ve onu tamamen bir imgeye indirgemek ve bu büyük ters yöne çevirimi üstlenmek, yani insanlık tarihinin tamamını – tüm maddeselliği hariç tutarak- topyekün ruhsal bir oluşum, akli akımların mübadelesi olarak betimlemek için – üstlenecektir. Materyalizmi nihai sonuçları üzerinden düşünebilen herhangi biri bunun idealizmin diğer yüzü olduğunu bilir. Böylesi hakiki bir materyalist her kim ise O, ancak Spinoza okulundan geliyor olabilir. Ama bu kadarı yeter! Marksistler bundan ne anlamaktadır? Marksistler, Spinoza adını duyduklarında muhtemelen broşürcülerinin ve Darwinci tekçi yazarların Spinoza’dan çıkarttıkları pelüş oyuncağı düşünmektedir.
Yeter artık: burada sadece, Marksistlerin tarihin materyalist anlayışı dedikleri şeyin rasyonel anlaşılan herhangi bir materyalizm ile hiçbir ilgisi olmadığını söylemek gerekiyor: sonunda Marksistler, materyalizmi rasyonel bir biçimde anlamanın dahi bir çelişki olduğunu düşündüler ve hatta bunda yanılmış bile olmazlardı. Her halükarda öğrettikleri tarihsel anlayış “ekonomik” olmalıdır. Yukarıda da söylendiği üzere onun gerçek adı, ruhsuz tarih anlayışıdır.
Sözcüklerin çelişik yanlış kullanımı Marksistleri, sığ adamları ne kadar rahatsız edilebiliyorsa ancak o kadar rahatsız etmiştir. Bazıları söz konusu çelişkiye absürt bir yarım gerçekle, diğerleri farklı, çarpık bir gerçek dışılıkla uyum göstermiş ve bu şekilde aralarında farklı ekoller ve her türden gerilim ve ayrılık çıkmıştır.
Marksistler, tüm politik koşulların, dinlerin, entelektüel hareketlerin hepsinin sadece ekonomik koşulların ve toplumsal kurumların ve işleyişlerin bir tür yan tesiri, ideolojik bir üst yapısı olduğunu keşfettiğini iddia etmektedir. Elbette kendi doktrinlerini ve tüm ajitasyonlarını ve politik eylemlerini bundan hariç tutmazlar. Onların süfli akılları, kendilerinin ekonomik ve toplumsal gerçeklik olarak adlandırdığı şeyle, akli ve ruhi eylemin ayrılmaz bir biçimde birbiriyle ne denli iç içe geçtiği, ekonomik yaşamın toplumsal yaşamın sadece çok küçük bir parçası olduğu, bu toplumsal yaşamın, insanın bir arada yaşama hareketlerinden, büyük ve küçük ruhsal yapılardan tümüyle ayrılamaz olduğu gerçeğinden sadece biraz rahatsız olur? Onlar, umumiyetle tüm beyanlarında kendi sözcüklerini idrak etme ihtiyacını hiç hissetmemiş ağzı laf yapan konuşmacılardır ve laf ebesidirler. Bir an bunu idrak etselerdi derin sessiz adamlar olurlardı. Zira kendi tüm çelişkilerinde ve tutarsızlıklarında boğulurlardı.
Sözcüklerin çelişik yanlış kullanımı Marksistleri, sığ adamları ne kadar rahatsız edilebiliyorsa ancak o kadar rahatsız etmiştir. Bazıları söz konusu çelişkiye absürt bir yarım gerçekle, diğerleri farklı, çarpık bir gerçek dışılıkla uyum göstermiş ve bu şekilde aralarında farklı ekoller ve her türden gerilim ve ayrılık çıkmıştır. Bu doktrinden yola çıkarak bazıları politikayı ekonominin neredeyse alakasız bir yansımasına indirgediği için Marksizm’in apolitik ve handiyse anti-politik bir tavır beyan ettiği sonucuna varmıştır. [Buna göre] politika, yasama ve hükümet biçimleri önemli değildir; sadece ekonomik biçimler ve ekonomik mücadeleler önemlidir (fakat elbette bu mücadeleler de saf doktrine kaçak sokulmuştur zira bir mücadele, hatta ekonomik bir mücadele dahi tümüyle ruhsal bir meseledir, ruhun yaşamıyla güçlü bir biçimde iç içe geçmiştir – bu kadarı yeter, çünkü, yukarıda da söylendiği üzere, Marksizm’in herhangi bir nokta-i nazarını inceleyen biri her zaman imkânsızlık, taviz ve kaçak keşfeder.) Her şeye rağmen diğerleri, politikanın yardımıyla ekonomik meseleleri etkilemek isterler ve kendilerinin profesörlüğe ait mürekkep lekelerinden oldukça farklı görünen tavizlere, bahanelere ve bıktırıcı gerçeklik düzeltmelerine ekleme yaparlar. Kendilerinin tamamının da uygulaması gerektiği bu geçici çarelere ekleme yaparlar. Mesele bu değil ve biz de bu ihtilaflı meselelerle daha fazla uğraşmayacağız. Bunlarla politik Marksistler, kendi kardeşleriyle, sendikacılarla ve son dönemde iki asil ismin acınası bir biçimde yanlış kullanıldığı sözde anarko-anarşistlerle birlikte savaşsınlar.
Tüm doktrin yanlış olduğu ve bu doktrinin iler tutar bir tarafı olmadığı için, geride doğru ve değerli kalan tek şey İngiltere’de ve başka yerlerde Karl Marx’tan çok uzun zaman önce fark edilmiş olan bir gerçektir: insan olayları üzerinde düşünürken ekonomik ve toplumsal koşulların ve değişimlerinin yüksek önemi göz ardı edilmemelidir. Bu husus, özgürlüğe, kültüre, dayanışmaya, halka ve sosyalizme doğru atılmış en erken ve en önemli adımlardan biri olan, devletten ayrı olarak toplumun keşfi şeklinde adlandırılması gereken büyük harekete sebep olmuştur. Pek çok faydalı ve ufuk açıcı fikirler on sekizinci yüzyılın parlak gazetecilerinin ve politik ekonomistlerinin muazzam yazılarında ve on dokuzuncu yüzyılın ilk sosyalistlerinde bulunmaktadır. Ancak Marksizm tüm bunları bir karikatüre, sahteliğe ve yozlaşmaya indirgemiştir. Marksistlerin kavradığı sözde bilim gerçek etkisi bakımından acınası ve feci bir girişimdir (zira hiçbir sözde bilim, demagojik, hatta sadece popüler bir damgaya sahip olsa dahi, eğitimli ve eğitimsiz kitleleri ve de üniversite profesörlerini kendisine çekmeyecek kadar aptal değildir). Dolayısıyla Marksizm devletten uzaklaştıran bu akımı – diğer bir deyişle ortak bir ruh ile kültürsüzlükten birleşmiş gönüllü teşekküllere yönelen, kendisiyle birlikte toplumların toplumunu taşıyan akımı – gerisin geri devlete ve tüm toplumsal kurumlarımızın ruhsuzluğuna doğru, tersine çevirmeye çalışmaktadır ve dahası bu akım hırslı politikacıların çarklarını döndürmek için koşmaktadır.
Buna daha yakından bakmalıyız. Acı Marksist soğanının sadece iki kabuğunu soyduğumuz için gözlerimizi yaşartsa da bu soğanı daha derinden, merkezine doğru kesmeliyiz. Daha sonra bu ucubeyi kesip parçalara ayırmalıyız ve söz veriyorum buna devam ettikçe her zaman biraz burun çekme ve aksırma ve kahkaha olacaktır. Şimdiden bilim ve Marksistlerin materyalizmi açısından durumu gördük. Fakat bunlar geçmiş, günümüz ve geleceğe ilişkin ne tür bir tarihsel gidişat keşfetti? Bunun, maddi gerçeklikten kendi ruhsal üstyapılarına doğru büyüyen bir gidişat olmadığı kesin, bu muhtemelen Kartezyen pineal bezlerinde büyüyen bir tür.
Şimdi, profesörün yaşamı yanlış bilime, insan vücutlarını kâğıda indirgediği noktaya ulaştık. Kendisi de oldukça farklı bir tür profesöre, dönüşüm için başka pek çok yetenekle beraber dönüştü. Ne de olsa profesörler genellikle kendilerine dönüşüm sanatçıları, sihirbazlar, kasaba fuarlarında el çabukluğu marifetiyle ve geveze çeneleri ile üreten hokkabazlar derler. Karl Marx’ın en ünlü ve belirleyici bölümleri bana hep bu tür profesörleri hatırlatmıştır. “Bir, iki, üç. Gördüğünüze inanmayın”.
Şimdi zamanı geldi: “kapitalist üretim, doğal bir süreçle birlikte kendi değillemesini (negation) üretmektedir:” Sosyalizm. “İşbirliği” ve “yeryüzünün ortak mülkiyeti” için Karl Marx, hâlihazırda “kapitalist çağın bir başarısıdır” diyor. Büyük, muazzam, neredeyse sonsuz proleterleşmiş insan kitleleri aslında sosyalizme neredeyse hiçbir katkıda bulunmamıştır. Onlar sadece vaktin gelmesini beklemelidirler.
Sonuç olarak, Karl Marx’a göre uluslarımızın Orta Çağlar’dan günümüz kanalıyla geleceğe doğru ilerlemeci kariyeri “doğal bir sürecin gereksinimi ile” (İngilizce metne göre ki hala daha en net olandır: doğal bir yasanın zorunluluğu ile), üstelik de artan bir hızla gerçekleşen bir seyirdir. İlk aşamada küçük esnaf olarak sadece ortalama, sıradan insanlar, küçük burjuvalar vb. acınası kişiler vardı ve pek çok insan kendilerine ait küçük mülklere halen de sahipti. Ondan sonra kapitalizm, ikinci aşama, ilerlemeye doğru yükseliş, gelişimin ve sosyalizme giden yolun birinci aşaması geldi ve dünya tümden farklı bir çehreye büründü. Çok az kişi, her biri çok geniş olan mülklere sahipti, kitlenin hiçbir şeyi yoktu. Bu aşamaya geçiş zordu ve şiddet ve çirkin fiiller olmaksızın gerçekleşemezdi. Ancak bu aşamada vaat edilen toprağa doğru ilerleme çok daha hızlı ve gelişmenin sorunsuz işleyen raylarında kolaylıkla gerçekleşti. Tanrı’ya şükür gitgide daha fazla kitle proleterleşti; Tanrı’ya şükür artık daha az kapitalist bulunuyordu; en son proleter kitleler, deniz kıyısındaki kum gibi yalıtılmış devasa müteşebbislerle yüzleşene kadar bu az sayıdaki kapitalist, birbirinin malına el koydu ve şimdilerde de üçüncü aşamaya, gelişmenin ikinci sürecine sıçradılar; sosyalizme doğru son adım ise sadece bir çocuk oyuncağı: “Kapitalist özel mülkiyetin ölüm çanları çalıyor”. “Üretimin araçlarının merkezileşmesi” ve “emeğin toplumsallaşması” diyor, Karl Marx, kapitalizm ile başarıldı. O, buna “kapital tekeli altında gelişen” üretim biçimi diyor, zira kapitalizmin sosyalizme dönüşmeden hemen önceki son güzelliklerini överken her zamanki gibi kolaylıkla şiirsel bir esrikliğe bürünüyor. Şimdi zamanı geldi: “kapitalist üretim, doğal bir süreçle birlikte kendi değillemesini (negation) üretmektedir:” Sosyalizm. “İşbirliği” ve “yeryüzünün ortak mülkiyeti” için Karl Marx, hâlihazırda “kapitalist çağın bir başarısıdır” diyor. Büyük, muazzam, neredeyse sonsuz proleterleşmiş insan kitleleri aslında sosyalizme neredeyse hiçbir katkıda bulunmamıştır. Onlar sadece vaktin gelmesini beklemelidirler.
Yine de doğru değil mi? Kapitalizmin bize işbirliği ve yeryüzünün ortak mülkiyeti ve üretim araçlarını getirmiş olduğu söylenebilirken, siz bilimin beyefendileri, o noktaya ulaşmaktan uzak mıyız? Ortak mülkiyet her ne anlama gelirse gelsin, en azından bu kadarı nettir, gerçi pek çok farklı ortak mülkiyet biçimleri olabilir, fakat gasptan, imtiyazdan, özel mülkten gayri bir şey olsa gerektir. Sözde şimdiden sosyalizme benzeyen bu ortak mülkiyete dair herhangi bir iz şu anda görülebilir mi? Evet mi, hayır mı? Zira bu doğal sürecin daha ne kadar süreceğini bilmeyi çok isteriz. Biliminizi bize gösterin, lütfen!
Fakat kim bilir, kim bilir! Belki de Karl Marx, yeryüzünün ortak mülkiyetinin gözle görünür başlangıçlarını ya da izlerini ve hâlihazırda on dokuzuncu yüzyıl ortalarında tekelci kapitalizmden doğmuş üretim araçlarını gördü. İşbirliğine gelince konu daha yakından inceleme altındadır, şimdiden oldukça nettir. Ancak bana göre işbirliği, birlikte hareket ve ortak çalışma demektir ve bir ineğin ve atın saban önüne müştereken çekilmesine veya pamuk tarlasında veya şeker kamışı tarlasında Zenci (Negro) kölelerin, ortak iş bölümü ile ortak bir mekândaki çalışmasına “işbirliği” ya da “birlikte çalışmak” diyen kişi budala değilse nedir – fakat ne söylüyorum ben? Karl Marx tam da böyle bir budalaya benziyor! Ne geleceği! Kapitalizmin daha fazla gelişmesi de ne! Zeki âlim günümüze sıkışıp kalmıştır. Karl Marx’ın işbirliği dediği şey ki sosyalizmin bir unsuru olması gerekir, kendi zamanındaki kapitalist teşebbüste gördüğü çalışma biçimi, binlerce kişinin bir odada çalıştığı fabrika sistemi, işçinin makinelere adaptasyonu ve kapitalist dünya pazarı için malların üretiminde sonuç olarak ortaya çıkan yaygın iş bölümüdür. Kaldı ki kendisi de sorgulamaksızın kapitalizmin “şimdiden aslında toplumsal üretim teşebbüsüne dayandığını” söylemektedir.
Marksizm’in temelinin, bu tür bir sosyalizm İncili’nin adına Kapital denmesi sembolik olarak önemli değil midir? Sosyalizm, kültür ve dayanışma, yalnızca takas ve neşeli iş, toplumların toplumu, ancak bir ruh uyandığında, örneğin Hristiyan ve Hristiyan-öncesi çağların Cermen uluslarının bildiği gibi gelebilir diyerek, kapitalist sosyalizme kendi sosyalizmimizle karşı çıkıyoruz.
Evet gerçekten de bu tür emsalsiz saçmalıklar eşyanın tabiatına aykırıdır, fakat kapitalizmin sosyalizmi tümüyle kendinden geliştirdiği ve sosyalist üretim biçiminin kapitalizm altında “serpildiğini” söyleyen Karl Marx’ın görüşü kesinlikle doğrudur. Şimdiden işbirliğine sahibiz, şimdiden, en azından yeryüzünün ortak mülkiyetine ve üretim araçlarına giden yol üzerindeyiz. Sonunda geriye kalan çok az mülk sahibini de kovalamaktan başka yapılacak bir şey kalmayacak. Gayri her şey kapitalizmden gelişmiştir. Zira kapitalizm ilerleme, toplum ve hatta sosyalizmle eşitlenmiştir. Gerçek düşman “orta sınıf, küçük sanayici, küçük tüccar, zanaatkâr, çiftçi”dir. Çünkü onlar kendileri çalışırlar ve en fazla birkaç yardımcıya ve çırağa sahiptirler. İşte bu beceriksiz, cüce teşebbüstür, oysa kapitalizm tekbiçimlidir (uniformity), binlerce kişinin tek bir yerde çalışmasıdır, dünya pazarı için çalışmaktır; işte bu toplumsal üretim ve sosyalizmdir.
Karl Marx’ın gerçek doktrini budur: kapitalizm Orta Çağlar’ın kalıntıları üzerinde tam bir zafer kazandığı zaman ilerleme damgasını vurur ve sosyalizm resmen oradadır.
Marksizm’in temelinin, bu tür bir sosyalizm İncili’nin adına Kapital denmesi sembolik olarak önemli değil midir? Sosyalizm, kültür ve dayanışma, yalnızca takas ve neşeli iş, toplumların toplumu, ancak bir ruh uyandığında, örneğin Hristiyan ve Hristiyan-öncesi çağların Cermen uluslarının bildiği gibi gelebilir diyerek, kapitalist sosyalizme kendi sosyalizmimizle karşı çıkıyoruz.
Dolayısıyla iki karşıt, keskin bir zıtlık teşkil etmektedir.
Burada Marksizm – orada sosyalizm!
Marksizm – ruhsuz, sevgili kapitalizm dikeni üzerindeki kâğıt çiçek.
Sosyalizm – çürümeye karşı yeni güç; ruh-suzluk, zorluk ve şiddetin bileşimine karşı, modern devlet ve modern kapitalizme karşı yükselen kültür.
Ve şimdi biri, bu noksansız modern şeye karşı yüzüne ne söylemek istediğimi anlayabilir –Marksizm: zamanımızın vebası ve sosyalist hareketin lanetidir. Şimdi daha da net olarak, bunun böyle olduğu, neden böyle olduğu ve neden sosyalizmin sadece Marksizm’e yönelik ölümcül bir düşmanlık ile ortaya çıkabileceği söylenecektir.
Çünkü Marksizm, her şeyden öte, geçmiş olan her şeye yukarıdan bakan ve onları hakir gören kültürsüz, işine geldiği gibi günümüz veya geleceğin başlangıcı diyen, ilerlemeye inanan, 1908 yılını 1907 yılından daha çok seven, 1909 yılından oldukça özel bir şeyler uman ve 1920 yılı gibi çok uzakta gerçekleşecek bazı şeylerden neredeyse nihai bir eskatolojik mucize bekleyen kimsedir.
Çev: Nesrin Aytekin
https://itaatsiz.org/?p=5516
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.07 02:19 karanotlar Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı

Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı
https://preview.redd.it/03231g4bsd351.jpg?width=200&format=pjpg&auto=webp&s=fa03d3d71cf7ec53a8f54d5bacaebd8a060efb2c
Dünyada sadece tek bir medeniyet var
Mark Zuckerberg insanlığı çevrimiçi ortamda birleştirme hayalleri kurarken, son zamanlarda çevrimdışı diyarda cereyan eden olaylar “medeniyetler çatışması” tezinin ateşini körükledi. Pek çok âlim, siyasetçi ve sıradan vatandaş Suriye iç savaşı, IŞİD’in peydahlanması, Brexit’in yarattığı kargaşa ve Avrupa Birliği’nde yaşanan istikrarsızlık gibi konuların hepsinin “Batı Medeniyeti”yle “İslam Medeniyeti” arasındaki çatışmadan kaynaklandığına inanıyor. Batı’nın Müslüman milletlere demokrasi ve insan hakları getir-me girişimleri şiddetli bir İslami tepkiye yol açtı ve Müslüman göçü dalgası beraberinde gerçekleşen İslami terör saldırıları sonucu Avrupalı seçmenler çokkültürlülük hayallerini rafa kaldırıp yabancı düşmanı yerel kimliklere meyletmeye başladı.
Sözkonusu teze göre insanlık ezelden beri birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan dünya görüşlerine sahip bireylerin oluşturduğu farklı medeniyetlere ayrılmıştı. Bu birbiriyle bağdaşmayan dünya görüşleri medeniyetlerarası çatışmayı kaçınılmaz kılıyordu. Nasıl ki tabiatta farklı türler doğal seçilimin acımasız yasaları doğrultusunda hayatta kalmaya çalışıyordu, medeniyetler de tarih boyunca defalarca çatışmış ve sadece en güçlü olanlar hayatta kaldığından olan biteni onlar aktarmıştı. Bu amansız hakikati göz ardı edenler, ister liberal siyasetçiler ister akılları beş karış havada mühendisler olsun, hatalarının ceremesini çekeceklerdi.’ “Medeniyetler çatışması” tezinin pek çok siyasi çıkarımı var. Tezin savunucuları “Batı”yla “Müslüman âlemi” birleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısızlığa mahkûm olduğunu ileri sürüyor. Müslüman ülkeler asla Batı’nın değerlerini benimsemeyecek, Batılı ülkeler de asla Müslüman azınlıkları özümsemeyi başaramayacak. Buna istinaden ABD, Suriye veya Irak’tan gelen göçmenleri kabul etmemeli ve Avrupa Birliği de çokkültürlü-lük yanılgısından kurtulup göğsünü gere gere Batı kimliğine bürünmelidir. Uzun vadede doğal seçilim sınavından sadece tek bir medeniyet geçecektirve Brüksel’deki bürokratlar Batı’yı İslam tehlikesinden korumayı reddediyorsa o vakit Birleşik Krallık, Danimarka ya da Fransa bu işin altından kendi başına kalkmalıdır.
Oldukça yaygın olsa da hatalı bir tezdir bu. Aşırı İslam ciddi bir tehlike arz ediyor olabilir ama tehdit ettiği “medeniyet”, Batı’ya özgü bir fenomen değil tüm dünya medeniyeti. IŞİD, İran’la ABD’yi ona karşı birlik olmaya boşuna itmedi. Ayrıca ortaçağdan kalma tüm fantezilerine rağmen, aşırı İslamcılar bile sırtlarını 7. yüzyıl Arabistan kültüründen ziyade çağdaş küresel kültüre dayıyor. Ortaçağ çiftçi ve tüccarlarının değil dışlanmış modern gençlerin korku ve umutlarına hitap ediyorlar. Pankaj Mishra ve Christopher de Bellaigue’un güçlü bir şekilde ortaya koyduğu üzere, radikal İslamcılar Hz. Muhammed kadar Marx ve Foucault’dan da etkilenmiş, Emevi ve Abbasi halifeleri kadar 19. yüzyıl Avrupalı anarşistlerinin de mirasını devralmışlardır. Dolayısıyla IŞİD’i dahi gökten inmiş esrarengiz bir ağacın meyvesi gibi değil de hepimizin paylaştığı küresel kültürden türemiş kötü bir tohum şeklinde düşünmek daha doğru olur.
Daha da önemlisi “medeniyetler çatışması” tezine dayanak olarak tarihle biyoloji arasında kurulan alegori yanlış. Küçük kabilelerden devasa medeniyetlere kadar her tür insan topluluğu hayvan türlerinden esas itibarıyla farklıdır ve tarihsel çatışmalar doğal seçilimden büyük farklılıklar gösterir. Hayvan türleri binlerce yıl sağlam kalan nesnel kimliklere sahiptir. Şempanze mi goril mi olduğunuz inançlarınıza göre değil genlerinize göre belirlenir ve farklı genler başka toplumsal davranışlar dayatır. Şempanzeler dişi erkek karışık gruplar halinde yaşar. İktidar için her iki cinsiyetten destekçilerin ittifakını sağlayarak yarışırlar. Buna karşın gorillerde tek bir baskın erkek, dişilerden oluşan bir harem kurar ve lider genellikle konumunu sarsma tehlikesi taşıyan diğer erkekleri kovar. Şempanzeler gorillere özgü toplumsal düzenlemeleri benimseyemez, goriller şempanzeler gibi örgütlenemez ve bildiğimiz kadarıyla şempanze ve gorillerin kendilerine özgü toplumsal sistemleri onyıllardır değil yüz binlerce yıldır süregelmiştir. İnsanlarda buna benzer bir şey göremeyiz. Evet, insan topluluklarının da kendilerine has toplumsal sistemleri var ama bunları belirleyen genler değil, ayrıca birkaç yüzyılı aşkın süre boyunca sağlam kalan birsistem de pek yok.
Örneğin 20. yüzyılda yaşayan Almanları ele alalım. Yüz yıldan kısa bir süre içinde Almanlar kendilerini altı farklı sistem içerisinde teşkilatlandırdı: Ho-henzollern Hanedanı, Weimar Cumhuriyeti, Üçüncü Reich, Alman Demokratik Cumhuriyeti (namıdiğer komünist Doğu Almanya), Almanya Federal Cumhuriyeti (namıdiğer Batı Almanya) ve son olarak yeniden birleşen demokratik Almanya. Elbette Almanlar Almanca konuşmayı, bira içip bratwurst yemeyi sürdürmüştür. Ama Almanları tüm diğer milletlerden ayıran kendilerine has ve II. Wilhelm’den Angela Merkel’e kadar değişmeden kalmış bir öz var mı? Ve böyle bir şey buldunuz diyelim, o şey bin ya da beş bin yıl önce de var mıydı?
Yürürlüğe girmeyen Avrupa Birliği Anayasası Önsözü, “Avrupa’nın ihlal edilemez ve şahısların elinden alınamaz insan hakları, demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin oluşmasına temel sağlayan kültürel, dini ve insani mirasın” esas alındığını ifade ederek başlıyor.’ Bu söylem doğrultusunda Avrupa medeniyetini insan hakları, demokrasi, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin belirlediği izlenimini edinebiliriz rahatlıkla. Antik Atina demokrasisiyle günümüz Avrupa Birliği arasında doğrudan bir bağlantı kurarak Avrupa’nın 2500 yıllık özgürlük ve demokrasi geleneğini öven pek çok söylev bulunur.
Durum filin kuyruğunu tutup fil denen hayvanı bir çeşit fırça sanan kör adamın hikâyesinden farksız. Avrupa’nın yüzlerce yıldır demokratik fikirler barındırdığı doğru ama bu fikirler hiçbir zaman bütünlüklü değildi. Atina demokrasisi tüm görkemine ve yarattığı etkiye karşın sadece iki yüz yıl hayatta kalabilmiş ve Balkanlar’ın ufak bir köşesinde isteksizce uygulanmış bir deneyden ibaretti. Avrupa medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ile Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, XIV. Louis ile Napolyon’u, Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi? Esasen Avrupa medeniyetini Avrupalıların ona yüklediği anlam belirliyor; nasıl ki Hıristiyanlığı Hıristiyanların Hıristiyanlığa yüklediği anlam, İslam’ı Müslümanların İslam’a yüklediği anlam, Yahudiliği Yahudilerin Yahudiliğe yüklediği anlam belirliyorsa. Ve bu medeniyete yüzyıllar içinde son derece farklı anlamlar yüklenmiş. İnsan topluluklarını süregiden herhangi bir şeyden ziyade uğradıkları değişimler tanımlar ama insanlar hikâye anlatma becerileri sayesinde kendilerine her koşulda kadim bir kimlik yaratmayı başarırlar. Ne tür devrimler yaşanırsa yaşansın insanlar genellikle eskiyle yeniyi aynı potada eritirler. Bireyler bile devrim niteliği taşıyan şahsi değişimlerini anlamlı ve güçlü bir hayat hikâyesi oluşturacak şekle sokabilir: “Bir zamanlar sosyalisttim ama sonra kapitalist oldum; Fransa’da doğdum ama şimdi ABD’ de yaşıyorum; evliydim ama boşandım; kansere yakalandım ama iyileştim.” Aynı şekilde Almanlar gibi bir topluluk da kendilerini geçirdikleri deneyimler üzerinden tanımlayabilir: “Bir zamanlar Naziydik ama dersimizi aldık ve artık barış yanlısı demokratlarız.” Önce 11. Wilhelm, sonra Hitler ve son olarak da Merkel dönemlerinde kendini gösteren nevi şahsına münhasır bir Alman niteliği aramaya gerek yok. Alman kimliğini belirleyen, bu kökten dönüşümlerin ta kendisi. 2018′ de Almanlık liberal ve demokrat değerleri savunurken Naziliğin ağır mirasıyla cebelleşmek demek. 2050’de ne anlama gelir kim bilir.
İnsanlar çoğunlukla, özellikle de konu temel siyasal ve dini değerler olunca, bu değişimleri görmezden gelir. Sahip olduğumuz değerlere yedi ceddimizden kalma kıymetli miraslarmış muamelesi yaparız. Ne var ki böyle yapabilmemizin yegâne sebebi ceddimizin ölüp gitmiş ve söz alamayacak olmasıdır. Örneğin Yahudilerin kadınlara karşı tutumunu ele alalım. Günümüzde aşırı Ortodoks Yahudiler kamusal alanda kadın imgesine yer verilmesine izin vermiyor. Aşırı Ortodoks Yahudilere yönelik reklamlarda sadece erkeklere ve erkek çocuklara yer veriliyor; kadınlar ve kız çocukları asla kullanılmıyor.
2011’de aşırı Ortodoks tandanslı Brooklyn gazetesi Di Tzeitung, Usame bin Ladin’in ikamet ettiği komplekse düzenlenen baskını izleyen ABD’li devlet görevlilerinin fotoğrafını, fotoğraftaki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dahil, kadınları dijital yöntemle silerek yayınlayınca bir skandal patlak vermişti. Gazete daha sonra yaptığı açıklamada, Yahudi “tevazu kaideleri” gereği böyle yapmak zorunda kaldıklarını söylemişti. Benzer bir skandal Ha-Mevaser gazetesi Charlie Hebdo katliamının ardından düzenlenen gösteride çekilmiş bir fotoğraftan Angela Merkel ‘i, olur da Merkel ‘in resmi sadık okurlarının zihnine şehvet tohumları ekerse diye çıkarınca yaşanmıştı. Başka bir aşırı Ortodoks gazetenin yayıncıları da bu davranışı desteklemiş, “Arkamızda binlerce yıllık Yahudi geleneği var,” diye açıklamıştı.
Kadınların görülmesinin en ciddi şekilde yasaklandığı yer de sinagoglar. Ortodoks sinagoglarında kadınlar erkeklerden itinayla ayrı tutuluyor ve dua eden ya da Kutsal Kitap okuyan erkekler ezkaza kadın bedeni görmesin diye bir perdenin arkasında yer alan sınırlı bir alanda duruyorlar. Peki ama tüm bunlar binlerce yıllık Yahudi geleneğine dayanıyorsa, arkeologlar İsrail’deki Mişna ve Talmud dönemlerinden kalma antik sinagogları kazdı-ğında ortaya çıkan gerçekleri, cinsiyet ayrımına dair hiçbir kanıt bulunmamasından öte, kimi yarı çıplak denilebilecek kadınların resmedildiği güzide yer mozaiklerini ve duvar resimlerini ne yapacağız? Mişna ve Talmud’u kaleme alan hahamlar bu sinagoglarda dua edip çalışmış ama günümüz Ortodoks Yahudileri bunları günah, dine hakaret ve eski geleneklere saygısızlık olarak değerlendiriyor.
Eski geleneklerin bu minvalde çarpıtılmasına dair örneklere her dinde rastlanır. IŞİD, İslam’ın özgün ve saf haline dönmekle övünür ama aslında yepyeni bir İslam anlayışları var. Eski kutsal metinlerden alıntı yaptıkları doğru ama hangi metinleri kullanıp hangilerini göz ardı edecekleri ve alıntıladıkları kısımları nasıl yorumlayacakları hususunda ihtiyatlı davranıyorlar. Esasen kutsal metinleri işlerine geldiği gibi yorumlama tavırları da başlı başına çağdaş bir olgu. Bilindiği üzere, tefsir, eğitim görmüş ulema sınıfının, Kahire’deki El-Ezher gibi saygın kurumlarda İslam hukuku ve teolojisi çalışan âlimlerin tekelindeydi. IŞİD liderlerinin pek azı böyle bir eğitime sahip; ulema sınıfının en saygın mensupları, Ebu Bekir el-Bağdadi ve şürekâsını cahil ve azılı mücrimler olarak görüp kınıyorlar.
Bu durum IŞİD’i, kimilerinin iddia ettiği gibi “İslam dışı” ya da “İslam karşıtı” kılmıyor. Barack Obama gibi Hıristiyan liderlerin kalkıp Ebu Bekir el-Bağdadi gibi Müslümanlığı kimlik edinmiş kişilere Müslüman olmanın ne demek olduğunu anlatmaya cüret etmesi de son derece ironik.8 İslam’ın özüne dair hararetli tartışmaların hiçbir anlamı yok. İslam’ın belli bir DNA’sı yoktur. Müslümanlar ona ne anlam atfederse İslam da o anlama gelir.9
Almanlar ve goriller İnsan gruplarıyla hayvan türlerini birbirinden ayıran çok daha keskin bir fark var. Türler çoğu kez ayrılır ama asla birleşmez. Yedi milyon yıl kadar önce şempanze ve gorillerin ortak bir atası vardı. Bu tek ata türü zamanla kendi farklı evrimsel yollarını tutan iki popülasyona ayrıldı. Böyle bir sürecin bir kez gerçekleştikten sonra geri dönüşü yoktur. Farklı türlere ait canlılar çiftleştiğinde kendi aralarında üreyebilen yavrular doğuramadığından, türlerin kaynaşması mümkün değildir. Goriller şempanzelerle, zürafalar fillerle, köpekler kedilerle birleşemez.
Bunun aksine insan kabileleri zaman içinde gittikçe daha büyük gruplar meydana getirecek şekilde kaynaşma eğilimindedir. Çağdaş Almanlar kısa bir süre öncesine kadar birbirinden pek haz etmeyen Saksonlar, Prusyalılar, Svabyalılar ve Bavyeralıların birleşmesiyle oluşmuştur. Denildiğine göre, Otto von Bismarck (Darwin’in Türlerin Kökeni eserini okuduktan sonra) Avusturyalılarla insan arasındaki kayıp halkanın Bavyeralılar olduğunu ifade etmiştir.’0 Fransız halkı Franklar, Normanlar, Bretonlar, Gaskonlar ve Provanslıların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Kanalın diğer tarafında da İngiliz, İskoç, Galli ve İrlandalıların (isteseler de istemeseler de) kay-naştırılmasıyla Britanyalılar meydana gelmiştir. Çok geçmeden Almanlar, Fransızlar ve Britanyalılar da kaynaşıp Avrupalıları oluşturabilir.
Londra, Edinburgh ve Brüksel’de yaşayan insanların bugünlerde güçlü bir biçimde fark ettiği üzere birleşmeler her daim ebedi olmuyor. Brexit hem Birleşik Krallık hem de Avrupa Birliği’nin eşzamanlı olarak çözülmesini pekâlâ tetikleyebilir. Ancak uzun vadede tarihin ne yönde seyredeceği belli. On bin yıl önce insanlık sayısız münferit kabileye bölünmüş durumdaydı. Geçen her bin yıl bu parçalar daha büyük yığınlar meydana getirecek şekilde iç içe geçti ve birbiriyle bağlantısı bulunmayan medeniyetler giderek azaldı. Kalan birkaç medeniyet de tek bir dünya medeniyetine dönüşecek şekilde kaynaşıyor. Siyasi, etnik, kültürel ve ekonomik ayrımlar hâlâ var ama bunlar asli birliği bozmuyor. Hatta kimi ayrımları mümkün kılan da bu geniş ve kapsamlı ortak yapı. Mesela ekonomide, herkes aynı piyasaya iştirak etmezse işbölümü başarıyla sağlanamaz. Bir ülkenin otomobil veya petrol üretiminde uzmanlaşması ancak buğdayve pirinç üreten başka bir ülkeden gıda ürünü temin edebiliyorsa mümkündür.
İnsanların birleşme sürecinin iki belirgin biçimi var: farklı zümreler arasında bağlantı kurmak ve zümreler arasındaki faaliyetleri homojenleştirmek. Oldukça farklı davranmaya devam eden zümreler arasında bile bağlantılar kurulabilir. Hatta can düşmanı zümreler arasında bile bağlantı kurulabilir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli kimi bağlar bizzat savaşla kurulur. Tarihçiler, küreselleşmenin 1913’te zirveye ulaştığını, ardından dünya savaşları ve Soğuk Savaş sırasında uzunca bir süre düşüşe geçip ancak 1989’dan sonra yeniden yükselmeye başladığını iddia ederler çoğunlukla. ” Bu tespit ekonomik küreselleşme açısından doğru kabul edilebilir ama fark içermekle beraber aynı derecede önem taşıyan askeri küreselleşmeyi göz ardı eder. Fikirlerin, teknolojilerin ve insanların dört bir yana yayılma hızı ticaretten çok savaşla artar. 1918’de ABD’nin Avrupa’yla bağı 1913’e nazaran daha güçlüydü ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde uzaklaşan tarafların kaderi 11. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’la ayrılmaz bir şekilde iç içe geçti.
Ayrıca savaş insanların birbirine ilgisini körükler. ABD’nin Rusya’ya duyduğu ilgi Soğuk Savaş döneminde doruğa ulaşmış, Moskova koridorlarında biri öksürse Washington merdivenlerinde bir koşuşturma başlar olmuştu. İnsanların düşmanlarına duyduğu alaka ticaret ortaklarına duyduklarını katbekat aşar. Vietnam hakkında çekilmiş filmlerin sayısı, Tayvan hakkındaki filmlerin sayısını en az elliye katlar.
Ortaçağ olimpiyatları 21. yüzyılın başında dünya farklı zümreler arasında bağlar kurulmasının çok ötesine geçti. Dünyanın farklı yerlerindeki insanlar birbiriyle iletişim kurmakla kalmayıp giderek daha çok benzer inanç ve davranış biçimlerini benimsemeye başladılar. Bin yıl önce gezegenimiz düzinelerce farklı siyasi modele elverişli topraklara sahipti. Avrupa’da bağımsız şehir devletleri ve ufak çaplı teokrasilerle çekişen feodal beyliklerle karşılaşabilirdiniz. İslam dünyasında evrensel hâkimiyet iddiası taşıyan bir halife bulunsa da krallıklar, sultanlıklar ve emirlikler de mevcuttu. Çin imparatorları kendilerini tek meşru siyasi merci olarak görüyor, kabilelerin oluşturduğu birlikler Çin’in kuzeyiyle batısında birbiriyle çatışıp duruyordu. Hindistan ve Güneydoğu Asya’da rejim çeşitliliği hüküm sürerken Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’daki adalar boyunca hem küçük avcı toplayıcı gruplar hem de genişleyen imparatorluklar yer alıyordu. Bırakın uluslararası yasaları, komşu insan gruplarının bile ortak diplomatik prosedürler üzerinde anlaşamamasına şaşırmamak gerek. Her toplumun kendi siyasi paradigması bulunuyordu ve yabancı siyasi kavramları anlayıp bunlara saygı göstermeleri zordu.
Aksine günümüzde her yerde kabul edilen tek bir siyasi paradigma var. Gezegenimiz iki yüz bağımsız devlete bölünmüş durumda ve bu devletler aynı diplomatik protokoller ve ortak uluslararası hukuk konusunda genellikle uzlaşıyor. İsveç, Nijerya, Tayland, Brezilya; hepsi atlaslarımızda aynı tip renkli şekiller halinde gösteriliyor; hepsi Birleşmiş Milletler üyesi; pek çok farklılık barındırsalar da hepsi aynı hak ve ayrıcalıklara sahip egemen devletler olarak tanınıyor. Aslında hepsi temsil organları, siyasi partiler, genel oy hakkı ve insan haklarına en azından simgesel bir inancı da içine alan pek çok ortak siyasi anlayış ve uygulamaya sahipler. Londra’da ve Paris’te bulunduğu gibi Tahran’da, Moskova’da, Cape Town’da ve Yeni Delhi’de de bir meclis bulunuyor. İsraillilerle Filistinliler, Ruslarla Ukraynalılar, Türklerle Kürtler küresel kamuoyunun kendi taraflarını tutması için yarışırken hep aynı söylemi; insan hakları, bağımsız devlet ve uluslararası hukuktan dem vuran söylemi kullanıyorlar. Dünya belki “başarısız devletler” silsilesinden payını almıştıramabildiği tek bir başarılı devlet paradigması vardır. Dolayısıyla küresel siyaset Anna Karenina prensibine göre işliyor: başarılı devletlerin hepsi aynı ama tüm başarısız devletler baskın siyasi formülün şu veya bu içeriğini eksik bıraktıkları için kendilerine has bir biçimde başarısız oluyor. Kısa bir süre önce IŞİD bu formülü toptan reddedip tamamıyla bambaşka, evrensel halifeliği esas alan bir siyasi varlık göstermek istemesiyle dikkat çekti. Fakat tam da bu sebeple başarısız oldu. Pek çok gerilla hareketi ve terör örgütü yeni ülkeler kurmayı ya da var olanları ele geçirmeyi başardı. Ama bunu yapabilmelerinin sebebi küresel siyasi düzenin temel ilkelerini kabul etmeleriydi. Taliban bile uluslararası arenada bağımsız Afganistan’ın meşru hükümeti olarak tanınmanın peşine düştü. Şimdiye kadar küresel siyasetin ilkelerini reddeden hiçbir grubun kayda değer bir bölgede kalıcı kontrol sağlayabildiği görülmedi.
Belki de küresel siyasi paradigmanın gücünü ortaya koymanın en iyi yolu savaş ve diplomasi gibi ağır siyasi sorulardan bahsetmektense, 2016 Rio Olimpiyatları gibi bir konuya değinmek. Olimpiyatların nasıl organize edildiğini düşünün. 11 bin sporcu din, sınıf ya da dil gözetilmeden, milliyetleri esas alınarak delegasyonlara ayrılıyor. Budist delegasyonu, proletarya delegasyonu ya da İngilizce konuşanlar delegasyonu diye bir şey yok. Birkaç örnek dışında (özellikle de Tayvan ve Filistin), sporcuların milliyetini belir-lemek gayet basit. 5 Ağustos 2016’da düzenlenen açılış töreninde sporcular gruplar halinde geçerek milli bayraklarını salladı. Michael Phelps ne zaman yeni bir altın madalya kazansa Amerikan milli marşı eşliğinde Amerikan bayrağı çekildi göndere. Emilie Andeol judo dalında altın madalya kazanınca “Marseillaise” çalınıp Fransa’nın üç renkli bayrağı dalgalandırıldı.
Duruma uygun şekilde dünyadaki her ülkenin aynı evrensel model çerçevesinde bir milli marşı var. Neredeyse tüm milli marşlar orkestra eşliğinde söylenebilecek birkaç dakikalık kompozisyonlar, yani yalnızca dini göreve veraset yoluyla gelmiş belli bir zümrenin okuyabildiği yirmi dakikalık ilahiler sözkonusu değil. Suudi Arabistan, Pakistan ve Kongo gibi ülkeler bile milli marşları için Batılı müzik standartlarını benimsemiş. Çoğu marş Beethoven’ın kılını kıpırdatmadan besteleyebileceği nitelikte. (Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde tüm geceyi YouTube’dan çeşitli milli marşlar çalıp hangisinin hangi ülkenin marşı olduğunu tahmin etmeye çalışarak geçirebilirsiniz.) Marşların sözleri bile dünya genelinde neredeyse aynı; aynı ortak siyasi görüşleri ve topluluğa bağlılık anlayışını yansıtıyorlar. Örneğin sizce aşağıdaki milli marş hangi ülkeye ait olabilir? (Yalnız ülkenin adını genel bir ifade olsun diye “ülkem” şeklinde değiştirdim):
Ülkem, vatanım, Toprağına kanımı akıttığım, Başında bekliyorum, Bekçisiyim vatanımın. Ülkem, milletim, Halkım ve vatanım, Birlikte haykıralım “Birlik ol vatanım!” Yaşasın toprağım, devletim, Milletim, vatanım, hep bir bütün kalsın. Ruhu dirilsin, canlansın bedeni, Büyük ülkem için bunların hepsi! Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sevdiğim evim ve ülkem. Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sen çok yaşa büyük ülkem!
Cevap Endonezya. Peki Polonya, Nijerya ya da Brezilya desem şaşırır mıydınız? Milli bayraklara da aynı sıkıcı temayüller hâkim. Tek bir istisna var. Tüm bayraklar bir dikdörtgen kumaş üzerine işlenmiş son derece sınırlı sayıda renk ve geometrik şekilden ibaret. Bir tek Nepal farklı. Nepal bayrağı iki üçgen şeklinde (ama Olimpiyatlarda hiç madalya almadılar). Endonezya bayrağı beyaz üstünde kırmızı şerit. Polonya bayrağı kırmızı üstünde beyaz şerit. Monako bayrağı Endonezya bayrağıyla aynı. Renk körü birinin Belçika, Çad, Fildişi Sahili, Fransa, Gine, İrlanda, İtalya, Mali ve Romanya bayraklarını birbirinden ayırması mümkün değil; hepsinde değişik renklerde yan yana üç şerit var.
Bu ülkelerin bazıları birbirleriyle kıyasıya savaşmış ama 20. yüzyılın çalkantıları esnasında Olimpiyat Oyunları savaş yüzünden sadece üç defa iptal edilmiş (1916, 1940 ve 1944’te). 1980’de ABD bazı yandaşlarıyla beraber Moskova Olimpiyatları’nı boykot etmiş. 1984’te Sovyet bloğu Los Angeles’ta düzenlenen olimpiyatları boykot etmiş. Ve çeşitli seneler Olimpiyat Oyunları siyasi çalkantıların göbeğinde cereyan etmiş (bunların en önemlileri Nazi döneminde Berlin’de düzenlenen 1936 Olimpiyatları ve 1972 Münih Olimpiyatları’nda Filistinli teröristlerin İsrail takımını katletmesi). Fakat genele bakarsak siyasi anlaşmazlıklar Olimpiyat projesini yoldan çıkaramamış.
Şimdi bin sene öncesine gidelim. Diyelim 1016 yılında ortaçağ olimpiyatlarını Rio’da düzenlemek istiyorsunuz. O vakitler Rio’nun Tupi halkının yaşadığı küçük bir köy olduğunu12 ve Asya, Afrika ve Avrupa yerlilerinin Amerika Kıtası’ndan haberi bile olmadığını bir anlığına unutun. Dünyanın en iyi sporcularını uçak yokken nasıl Rio’ya getireceğinize dair lojistik sorunları kafanızdan çıkarın. Dünya çapında herkesin yaptığı pek az ortak spor dalı bulunduğunu ve herkes koşsa bile koşu yarışı kaideleri konusunda herkesin anlaşamayacağını da unutun. Sadece yarışacak delegasyonları neye göre gruplayacağınızı düşünün. Günümüzün Olimpiyat Komitesi Tayvan ve Filistin sorunu üzerine saatlerce kafa patlatıyor. Ortaçağ olimpiyatlarının siyasi sorunları üzerine kaç saat harcamanız gerekeceğini bulmak için bu süreyi on binle çarpın.
Öncelikle 1016’da Çin’deki Song İmparatorluğu dünyadaki başka hiçbir siyasi oluşumu kendi dengi görmüyordu. Dolayısıyla kendi Olimpiyat dele-gasyonuyla Kore’nin Koryo Krallığı ya da Vietnam’daki Dai Viet Krallığı, hele hele deniz aşırı yerlerdeki ilkel barbarların delegasyonlarıyla aynı kefeye konulmasını akla hayale sığmayacak bir aşağılanma olarak algılardı.
Bağdat’taki halife kendini evrensel hegemonyaya sahip görüyor ve çoğu Sünni Müslüman tarafından dini lider statüsünde tutuluyordu. Ancak pratikte halifenin Bağdat yönetiminde pek bir sözü yoktu. O halde tüm Sünni sporcular tek bir halife delegasyonu altında mı toplanacak yoksa Sünni dünyasına hükmeden sayısız emirlik ve sultanlıklara göre mi ayrılacaklar? Ama iş neden emirlikler ve sultanlıklarla sınırlı kalsın? Arabistan çöllerinde Allah’tan başka hükümdar tanımayan bir dolu özgür bedevi kabile yaşıyor. Bunların her birinin okçuluk ya da deve yarışı dallarında müsabaka edecek bağımsız takımlar göndermesine izin verilecek mi? Avrupa da aynı ölçüde baş ağrısına sebep verecek nitelikte. Norman kasabası Ivry’den çıkan bir sporcu Ivry Kontu’nun mu yoksagüçsüz Fransa Kralı’nın mı sancağı altında yarışacak?
Bu siyasi oluşumların pek çoğu yıllar içinde belirip kaybolmuş. Siz 1016 Olimpiyatları’na hazırlık yaparken hangi delegasyonların zuhur edeceğini önceden bilmeniz mümkün değil çünkü kimse bir sonraki sene hangi siyasi oluşumların varlık göstermeyi sürdüreceğini bilmiyor. İngiltere Krallığı 1016 Olimpiyatları’na katılmış olsa sporcular madalyalarını alıp eve dönünce Londra’nın Danimarkalılar tarafından işgal edildiğini ve İngiltere’nin Danimarka, Norveç ve İsveç’le birlikte Kral Büyük Knud’un Kuzey Denizi İmparatorluğu’na dahil edildiğini görürlerdi. Yirmi yıl sonra bu imparatorluk dağıldı ama ondan otuz sene sonra İngiltere yeniden, bu defa Normandi-ya Dükü tarafından işgal edildi.
Bu gelipgeçici siyasi oluşumların pek çoğunun ne çalacak bir milli marşı ne de göndere çekecek bir bayrağı bulunmadığını söylemeye gerek bile yok. Tabii ki siyasi semboller önemliydi ama Avrupa siyasetinin sembolik diliyle Endonezya, Çin ya da Tupi siyasetlerinin sembolik dilleri birbirinden son derece farklıydı. Zafer göstergesi teşkil edecek ortak bir protokol üzerinde anlaşmak neredeyse imkânsız olurdu.
O yüzden 2020 Tokyo Olimpiyatları’nı izlerken milletler arasındaki bu sözde çekişmenin aslında muazzam bir küresel uzlaşmayı temsil ettiğini unutmayın. Kendi ülkelerinin temsilcileri altın madalya kazanıp bayrakları göndere çekilince herkesi milli gurur duygusu kaplıyor ama esasen insanlığın böyle bir etkinlik düzenleyebilmesi çok daha büyük bir gurur kaynağı.
Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl İçin 21 Ders
https://www.cafrande.org/dunyada-sadece-tek-bir-medeniyet-var-yuval-noah-harari/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.31 15:37 emrecann150 SSL Sertifikası Nedir Nasıl Kurulur

[caption id="attachment_1626" align="alignnone" width="464"]📷 SSL Sertifikası[/caption]

SSL Sertifikası Nedir

SSL ve HTTPS sertifikası son günlerin favori sözleri oldu. Web sitesi sahipleri, çevrimiçi işletmeler, web sitesi ziyaretçileri, çevrimiçi ödeme portallarını kullanan kişiler, kısacası, internette bir şeyler yapan neredeyse herkes HTTPS ve SSL sertifikalarını bilmelidir.
Bu terimler teknik olmayan personel için biraz zor olabilir, ancak siber güvenlik bilinci tüm İnternet Kullanıcıları için bir zorunluluk haline geldi. özellikle siber saldırılar ve kötü amaçlı yazılım söz konusu olduğunda. Adres çubuğundaki asma kilit simgesinden bir sayfada SSL olup olmadığını görebilirsiniz. SSL türüne bağlı olarak, adres çubuğu da yeşil olabilir. Ayrıca, "http: //" değil, "https: //" adresin başındadır.
HTTP (Köprü Metni Aktarım Protokolü), istemci-sunucu modeli içinde yürütülen uygulama düzeyinde bir talep yanıt protokolüdür. İstemci gibi davranan bir web tarayıcısı sunucuya bir HTTP isteği gönderir ve sunucu bu iletiyi yanıtlar. Basitçe söylemek gerekirse, bu, Worldtext Web'den (www) bir hedefe köprü metni belgeleri göndermek için kullanılan standart protokoldür.
Bu protokol uzun yıllardır kullanılmasına rağmen HTTP çok güvenli değildir. HTTP zamanla HTTPS haline geldi. HTTPS, bir bilgisayar ağı içinde güvenli iletişim için İnternet'te kullanılan en yaygın protokoldür. Bu protokolde iletişim SSL (Güvenli Yuva Katmanı) veya TLS (Aktarım Katmanı Güvenliği) ile şifrelenmiş bir bağlantı üzerinden yapılır. HTTPS, ziyaret edilen web sitesini onaylar ve satın aldığınızda verilerin gizliliğini ve bütünlüğünü korur. Onlar siber suçlular verileri Ortadaki Adam (MitM) saldırılarını kullanarak toplamaya çalışır
Şimdiye kadar HTTPS bağlantıları öncelikle gizli işlemler, e-ticaret, ödeme işlemleri ve e-posta iletişimi için kullanılmıştır. Daha sonra, her tür web sitesi sayfanın gerçekliğini korumak ve gizliliği garanti etmek için HTTPS kullandı. HTTPS şu anda büyük çoğunluk tarafından tercih edilmektedir. Google ayrıca HTTPS sayfalarını arama sonuçları sayfalarında daha üst sıralarda yer almaktadır.

SSL neden gereklidir?

SSL, web sunucusu ile ziyaretçinin web tarayıcısı arasında şifreli bir iletişim kurar ve tüm özel, gizli veya gizli bilgilerin kendisini çeşitli siber saldırılara maruz bırakmadan güvenli bir aktarımı garanti eder Bir web sitesinde gereklidir SSL varsa, web tarayıcısı ile web sitesi sunucusu arasında değiş tokuş edilen tüm bilgiler şifrelenir ve yalnızca web sitesi sahibi tarafından görüntülenebilir.
E-ticaret şirketleri için çevrimiçi güvenlik şarttır. Güvenlik eksikliği birçok ciddi sonuç doğurur, en önemlisi iş kaybı, güven ve itibar kaybı ve yasal cezalar. Bunun olmasını önlemek için ilk adım, web sitesi için bir SSL sertifikası almaktır. Bu ek masraf anlamına gelse de, e-ticaret şirketleri bu güvenlik önlemleri olmadan ayakta kalamazlar. SSL'ye geçmeyen şirketler, güvenlik web sitelerini ziyaret eden müşterilerinin artan endişeleri nedeniyle başarısız oldu ve kapatıldı.

SSL sertifika türleri

Birçok SSL sertifikası türü vardır.
Alan adını doğrulama sertifikası Bu sertifika yalnızca yetkili bir şirketin / kuruluşun etki alanı adını onayladıktan sonra verilir. Yetkili kurum sadece WHOIS kaydını doğrular, alan adı sahibini onaylar ve sertifikayı verir. Alan adı doğrulama sertifikaları diğer sertifikalardan daha ucuzdur, ancak daha düşük bir sigorta oranı sunar. Örnek olarak RapidSSL ürünlerini inceleyebilirsiniz.
Web sunucusu onay sertifikası
Web sunucusu kimlik doğrulama sertifikası web sunucularını, e-posta sunucularını ve dosya aktarımlarını korumak için kullanılır.
Yeşil Adres Çubuğu Sertifikası
Yetkili kurumlar, şirket onayı ve yetkilendirmesinden sonra yeşil bir yönetim sertifikası verir. Bu sertifika adres çubuğunu yeşile çevirir ve web sitesi ziyaretçilerine ve müşterilerine daha fazla güven verir. EV sertifikalarını görüntülemek için buraya tıklayın.
Joker karakter sertifikası
Joker karakter SSL sertifikası, bir sertifika altında bir alan adını ve sınırsız sayıda alt alan adını korumak için kullanılır. *** website.com için bir yer tutucu sertifikası ile ödeme adresleri korunabilir. EtkiAlanı.com, Sessionacma. EtkiAlanı.com, Mail. EtkiAlanı.com. Joker karakterli SSL sertifikalarını doğrulamak için burayı tıklayın.
Birleşik İletişim Sertifikası (UC veya SAN)
UC veya SAN sertifikaları, birden çok etki alanını korumak için kullanılan bir tür web sunucusu kimlik doğrulama sertifikasıdır. SSL SAN sertifikalarını görüntülemek için buraya tıklayın.
Kod imzalama sertifikası
Kod imzalama sertifikası, kodun bütünlüğünü garanti etmek için kullanılır. Kullanıcıya yürütülebilir bir kodu dijital olarak imzalayarak yazarlığı / sahipliği onaylama olanağı sunar. Ayrıca, kodun korunmasını ve herhangi bir kötü amaçlı varlık tarafından değiştirilmemesini de garanti eder. Kod imzalama sertifikalarını doğrulamak için burayı tıklayın.
SSL Ne Zaman Kullanılmalıdır
SSL (Güvenli Yuva Katmanı) teknolojisi, bir web sitesi ile bir İnternet tarayıcısı arasında güvenli bir bağlantı kurulur.. SSL kullanan web sitelerinin "sertifikası" vardır. Bu sertifika özel bilgilerin aktarım sırasında güvenli olduğunu gösterir.
Bu sertifikaları kullanan web sitelerinin çoğunu görürseniz, onları tanırsınız. Çoğu internet tarayıcısında bu web sitelerinin yanında yeşil bir asma kilit simgesi görüntülenir:
Örneğin, İnternet'ten bir şey satın almak istiyorsanız, yalnızca SSL kullanan web sitelerinden satın almalısınız. Aksi takdirde, Saldırganlar ödeme bilgilerinizi okuyabilir veya düzenleyebilir.
Web sitenize gelince, SSL kullanmak neredeyse şarttır. Bu sertifikayı kullanmanın bazı avantajları:
Kullanıcılarınızın hesap açmasını ve özel bilgileri paylaşmasını istediğiniz bir web siteniz varsa, ziyaretçinizin verileri yedeklenir. Web siteniz daha güvenilir olacak. Web tarayıcılarında web sitenizin adının yanında yeşil bir asma kilit simgesi görünür. Web sitenizin arama motoru optimizasyonu (SEO) önemli ölçüde katkıda bulunur. Son makaleyi açmak için Google gibi büyük arama motorları arama sonuçlarında güvenli web sitelerinin reklamını yapar ve tüm web web sitelerini SSL kullanmaya teşvik eder. Bu kullanıcılarınızın bilgilerini koruyarak daha fazla trafik elde edeceğiniz anlamına gelir.
Haziran 2018'den itibaren Google, SSL olmayan web sitelerini "güvensiz" olarak uyaracaktır. Bu nedenle, SSL sertifikası ile web sitenizin güvenliğini artırmanın zamanı geldi.
WordPress SSL'yi kurmak bugünlerde oldukça kolay. Piyasada farklı türde SSL sertifikaları olmasına rağmen, büyük bir web siteniz yoksa veya İnternet'te satmıyorsanız şaşırtıcı bir şeye ihtiyacınız yoktur.
Ücretsiz SSL sertifikası diğer tüm web siteleri için geçerlidir. Ayrıca, bu kurulumu Hostinger ile kolayca çalıştırabilirsiniz.
HTTPS Nedir (ve SSL ile Birlikte Nasıl Çalışır)
WordPress SSL'yi yükledikten sonra WordPress HTTPS ayarlarını değiştirmeniz gerekir. Hostinger dahil olmak üzere ziyaret ettiğiniz tüm web siteleri, URL öneki olarak HTTP veya HTTPS kullanır: HTTPS tam olarak HTTP gibi çalışır, ancak daha yüksek güvenlik standartlarına sahiptir. HTTPS kullanarak bir web sitesi açtığınızda, bilgilerinizin aktarım sırasında güvenli olduğunu bilirsiniz. HTTPS'nin çalışması için, açmak istediğiniz web sitesinin bir SSL sertifikası olması gerekir.
SSL olmadan HTTPS kullanarak bir web sitesi açmaya çalışırsanız, aşağıdakine benzer bir hata görürsünüz:
Başka bir deyişle, SSL ve HTTPS birlikte çalışır. Yalnızca bir tane kullanırsanız, kullanıcı verilerinin web sitesi üzerinden aktarılması garanti edilemez.
Bu nedenle ilk göreviniz bir SSL sertifikası almak ve WordPress SSL'yi yüklemek olmalıdır. Ardından WordPress HTTPS ayarlarını yapabilirsiniz. Bu sürecin nasıl işlediğini görelim.

WordPress SSL Kurulumu ve WordPress HTTPS Ayarları (İki Farklı Yöntem)

Alan adından ve barındırma şirketinden bir SSL sertifikası satın alarak alan adınız için etkinleştirin.
define ('FORCE_SSL_ADMIN', doğru);
Önemli not: SSL kurmadan önce hostinge giriş yaparak yedeklemeyi unutmayın. Bu şekilde, hata durumunda web siteniz açılmazsa verilerinizi kaybetmezsiniz.

WordPress SSL Eklentisini Yükleme

WordPress dosyalarıyla doğrudan oynamak istemiyorsanız, WordPress HTTPS kurulumunu tamamlamanın daha kolay yolları vardır. Örneğin, Yukarıdaki yöntemde WordPress ile SSL eklediniz kodu otomatik olarak ekleyebilirsiniz.
Bu yöntem daha basit olmasına rağmen, bazı riskler taşır. Örneğin, başka bir araçla uyumluluk sorunlarıyla karşılaşırsanız, SSL eklentisi çalışmayı durdurabilir ve sorunu çözene kadar web siteniz HTTPS aracılığıyla yüklenmez.
Önerimiz, kurulumu son derece kolay olduğu için gerçekten basit SSL eklentisidir. Tek ihtiyacınız olan yüklemeye hazır bir WordPress SSL sertifikası:
Eklentiyi yükledikten ve etkinleştirdikten sonra, WordPress SSL sertifikanız web sitenizde aranacaktır. Bir sertifika bulunursa, HTTPS protokolünü tek bir tıklamayla etkinleştirebilirsiniz. Bunu yapmak için, yönetici alanındaki Ayarlar> SSL sekmesini açın ve HTTPS kullanarak yeniden yükle düğmesini tıklayın. Hepsi bu!
Gerçekten basit SSL eklentisi size uymuyorsa, aynı sonuçları elde etmek için kullanabileceğiniz birkaç araç vardır. Diğer popüler WordPress SSL eklenti çözümleri WordPress HTTPS (SSL) ve Force HTTPS'dir

HTTP'den HTTPS'e Geçiş Sonrası Mutlaka Yapılması Gerekenler

Web siteniz, Google, Bing vb. İçin SSL yükledikten sonra, arama motorlarından web yöneticisi hesaplarınıza giriş yapmanız, HTTPS uzantısı ile site adresinizi girmeniz ve site haritanızı bildirmeniz gerekir. Bu aşamada akılda tutulması gereken en önemli şey HTTP bağlantınızı silmek değildir.
Google Analytics: İstatistiksel verilerin kaybolmasını önlemek için Google Analytics'teki HTTP veya HTTPS'deki diğer istatistiksel araçlarla başlayarak bağlantınızı değiştirin. Web sitenizi Google Search Console'daki Google Analytics mülküne bağladıysanız, verilerinizi Search Console'daki Google Analytics hesabınıza aktarmak için HTTPS'ye geçtikten sonra yeniden bağlanmanız gerekir. Google Analytics'teki web sitesi adresinizi HTTP'den HTTPS'ye taşımak için lütfen aşağıdakileri yapın: Giriş> Yönetici> Mülk> Mülk Ayarları> Varsayılan URL> https: //
Google Arama Konsolu, Bing Web Yöneticisi Araçları veya Yandex Metrica vb. Hariç. Araç kullanıyorsanız, bağlantılarınızın HTTPS olduğundan emin olun.
Google ve SEO Açısından SSL'in Önemi
Haziran 2020'den beri Google, SSL sertifikalı olmayan web sitelerini ziyaret eden kullanıcıları web sitelerinin güvenli olmadığı konusunda uyardı. Google, arama sonuçlarında sıralama faktörlerinden biri haline geldiğinden, bugün tüm web sitelerinin bir SSL sertifikası olması gerekir.
Ahrefs SEO araçları ve kaynakları sundu ve önceki 10.000 etki alanını analiz etti ve SSL'nin SEO'ya katkısını ölçtü. Araştırma sonuçlarına geçmeden önce HTTP ve HTTPS kavramlarına bakalım.
Köprü Metni Aktarım Protokolü anlamına gelen HTTP; İnternet ortamında bilgi ve veri iletimine izin veren bir protokol türüdür. Bu, bilgi sağlanan istemci bilgisayarlar ve sunucular arasında istek / yanıt sisteminde kullanılan bir yöntemdir.
HTTPS (Güvenli Köprü Metni Aktarım Protokolü Güvenli), ağda güvenli iletişim için SSL şifrelemesinde kullanılan SSL Sertifikalarıdır (HTTPS) arama motoru sıralamasının (SEO) sonuçları üzerindeki etkisini analiz eden çalışmanın sonuçları aşağıdaki gibidir:
Ayrıca, araştırmalar, web sitelerinin% 65'inin doğru SSL'nin yüklü olmadığını göstermektedir. SEO ile ilgili mükemmel bir SSL'yi nasıl yapılandırabilirsiniz?

SSL Sertifikası Alırken Nelere Dikkat Edilmeli?

SSL sertifikası almak kolay görünse de, SSL sertifikanızı seçerken dikkate almanız gereken birçok parametre vardır.

SSL Nasıl Çalışır?

Genel / özel SSL anahtarları adı verilen anahtarların kullanımına dayanan bir şifreleme yöntemine dayanır.
SSL şifrelemesinin iki anahtarı vardır. Bu tuşlar dijital olarak kodlanmış yazılımdır. Bir tuşun kilitlediği verileri yalnızca Başka bir anahtar açılabilir. Anahtarlarınızı oluşturduktan sonra (SSL bunu varsayılan olarak yapar, hiçbir şey yapmanız gerekmez), anahtarlardan biri (özel anahtar) sunucuda kalır. Diğer ortak anahtar, bağlanmak istediğiniz kişilere gönderilir.
Sizinle dışarıdan iletişim kurmak isteyen kişi, iletiyi ortak anahtarla güvenli bir şekilde gönderir. Veriler size ulaşmadan önce iletim sırasında verilere ulaşılsa bile, şifresini çözmeniz gereken özel anahtara ihtiyacınız vardır.
Diger Makalelere ulaşmak için buraya tıklayın
submitted by emrecann150 to u/emrecann150 [link] [comments]


2020.02.23 08:38 bariscsknr Bohem Bir İlişkinin Yıkıcı Ayrılık Parodisi - 2. Perde (TRAGEDYA)

OLAY BİR EVDE GEÇMEKTEDİR. K KADIN, B ERKEKTİR.
K - Burçlar kaymış amk, yengeç ne ya? Allahın histerik burcu. Bugün hiçbir iş doğru gitmez mi? Hay böyle işin ta içine..
B - Benim E'nin burcu da yengeçti. Belli oldu şu aralar senin de neden böyle göt olduğun. O da az göt değildi. Benzediniz birbirinize.
K - Oğlum esas sen götsün ki göt gibi ortada kalıyorsun her seferinde. Kaşınma, insanın damarına basıyorsun. Ben de acımasız olacam, salağa bak E ile kıyaslıyor beni.
B - Ne yaptığının farkında olmak da güzel bir şey tabi.
K - Ben bir şey yapmadım valla, yara kaşıyan sensin. Bırakmıyorsun kabuk bağlasın. O kadar kaşırsan, sonunda kanar böyle. Bence sen yaptığının farkına var biraz. Hala kendin yapıyorsun, sonra karşı tarafa adilik yapıyor gibi hissettirmeye çalışıyorsun. Hasta mısın lan sen, doğru söyle?
B - Yaptınız yaptınız, hepiniz yaptınız. Önce kolay olan benim yanımdı, kaldınız. Zor olsaydı başta giderdiniz. Sonra benden daha kolay olan bir yer buldunuz, oraya gittiniz. Ne de olsa artık B'ye ihtiyacınız yoktu. Yeni destekçileriniz, yeni sosyal çevreniz olacaktı. Hepiniz yolunu bulunca, göt gibi bıraktınız.
Kabul edin, böyle bir götsünüz siz işte ve hayatınızı da kendiniz gibi götlerle geçireceksiniz. Çünkü size değer verip musamma gösterenler, kalpleri kırılmış ve yorulmuş bir şekilde, sizi hayatlarından sonsuza dek siktir edip, atacak.
K - Sen mi bana değer verdin, yuh!! Sen değer veriyorsun da canım, hiç karşındakine bunu gösterme, gönlünü hoş tutma gereği duymuyorsun. Herkes senin isteğin zaman, sana istediğin gibi davranacak. Senin tavır bu yani, kusura bakma.
Ha kendini de kandırabilirsin tabi. Bu kadınlar sana ihtiyaç duydu, sonra başka birilerini buldu gitti diye.
Sosyal çevrenin desteklemesine gelince, artık sana diyecek lafımın kalmadığı son nokta. Kör müsün lan sen? Beni destekleyen bir sosyal çevrem var gibi mi görünüyor o taraftan.
Ayrıca yine diyorum, başkalarının mutsuzluklarını kendine mutluluk edinirsen, kendine başarı sayarsan esas sen mutsuz olursun. Bunu kendine yapma. Es kaza başarılı, mutlu falan olurum sonra kahredersin kendini.
B - Bana kimse ihtiyaç duymadı. Ben ihtiyaç duyulacak biri değilim. Ama benim yanımda kalmak senin kolayındı, sonra oraya gitmek daha kolay oldu. Yani buradayken de kendini düşünüyordun, giderken de kendini düşündün. Hatta benimle eve çıkarken bile, içten içe kendini düşündün. Onun için insana değer vermekten bahsetme.
Son olarak başkalarının mutluluğu veya mutsuzluğu üzerine kendimi bir duyguya sokacak değilim. Mutlu olmaktan bahsediyorsun, insanlarının mutluluk anlayışları görecelidir. Ama benim mutluluk anlayışımla zaten mutlu olsaydın bu durumda olmazdın ki senin mutluluk anlayışın beni ne kıskandırır ne de kahreder, sadece acırım.
Ben en kötü, en sefil halimde bile mutlu oldum, kimseye de ihtiyaç duymadım. Hatta en kötü, sefil ve yalnız halim mutlu olduğum yegane yerdi. ama sen her zaman mutlu olmak için bana veya bir başkasına ihtiyaç duyacaksın.
K - Ben tabiki de kendimle ilgili şeyleri her zaman düşünüyordum. Ama içimde seninle ilgili olan çelişkilerin sebebi, tamamen senin davranışlarındı.
Ben seni ailem gibi görecek bir aşkla, bir bağlılıkla sevmek istedim. Güzeli, değerlisi buydu çünkü. Ama sen buna karşılık vermedin. Üstüne basa basa söyledim, düzeltilmesi gereken şeylerin ne olduğunu biliyorsun.
Bana sevmeyi bilmeyen kadınlar tarafından terkedilmiş ıssız adam tribi yapma. Ben nasıl sevdiğimi ve nasıl sevilmek istediğimi çok net ortaya koydum ve senle ilk eve çıktığım gün de adım gibi emindim ne gibi sorunlarımız olacağından.
Yanlış anlama asla sen suçlusun demiyorum. Benim de hatalarım vardı, kimin olmaz ki. Ama bazı konular vardı ki senin içine işlemiş, ne yaparsam yapayım o konularda değişme ihtiyacı hiç hissetmedin. İçten içe sen de biliyorsun ne gibi konular olduğunu. Çok konuştuk çünkü, çok da kabul ettin bazı şeyleri, kabul etmesen de anladın, hak verdin.
Beni içten pazarlıklı olmakla suçlayamazsın. İlişkinin her köşesinde sana duygularımı, düşüncelerimi açtım. Açamadığım zamanlarda da sen aylarca sustuğun ve beni ittiğin içindi. Kendimce bi yola girmek zorunda kaldım. Kısacası senin gibi yalnız hareket ettim hayatta. Yani ben fiziken evden çıktım diye terketmiş falan değilim. Daha önce de söyledim. Sen beni baştan terkettin zaten.
"Aldattın beni kendi kendinle, mecburi hizmetteyken ben yaşam bölüğünde" ve ben hala seninleyken, bazı güzel günlerimiz hariç, sıklıkla olduğu gibi tek kişiyim.
B - Bunu söyleyin sen olması çok komik. O zaman ben de sana şöyle diyim ''zaman aralığını süpürmeyi unutma ben yokken"
K - Birbirimizin ihtiyaçları var. Sevme ve sevilme ihtiyaçlarımız, iletişim kurma ihtiyaçlarımız, kendimizle iletişim kurulması ihtiyaçlarımız ve tarzlarımız gibi. Soru şu; iki taraf da bu ihtiyaçlara ve tarzlara özverili bir şekilde karşılık vermeye razı mı? Yoksa herkes oturduğu yerden, benim istediğim olsun mu diyecek, sıkışınca da laf dalaşına mı girilecek?
Sen çocuğu bile reddediyosun. Ben bu konuda bile o kadar açıktım ki. Çok zor iş evet, hiç yapasım da yok ama yaşlanınca bir ailem olsun istiyorum kocaman ve sıcacık. Tek başıma ölmek istemiyorum. Sırf bunun için de sağlıklı büyüyebilecekleri bir ortamda, iyi niyetli, sevgi dolu bir babayla birlikte çocuklarım olsun isterim. Sen ona da "ne çocuğu" deyip, kestirip attın. Daha ne diyeyim sana. Ben keyfimden bir şey yapmıyorum.
Bir ilişkide iki tarafın da sorumlulukları, hataları vs'si vardır. Sen suçu seni terkettiğini düşündüğün kadınlara atıyorsun ve kendinde hiçbir sorumluluk hissetmiyorsun.
Herkesin iyi ve kötü olduğu alanlar vardır. İyi niyet bunları ortaklaştırıp, ortak bir hayat kurabilmekte gizlidir. Sen beni beğenirken bile kötü niyetlisin, dönüp de beni içten pazarlıklı, bencil, kendini düşünüyor diye suçlama hiç. Burada illaki kendini en çok düşünen biri arıyorsak, bir dürüst ol kendine lütfen, bir objektif bak.
B - Tamam, peki. Bitti, geçti sorun yok artık. Uzatmaya gerek yok ama madem ben böyle biriydim keşke 2 yıl kalmasaydın benle. Terkettikten sonra da hala hayatımdaki en yakın insan sensin demeseydin.
K - Hadi ya. Senin laf sokacağın kısım geçince "iyi, peki, artık geçti" Bu yüzden göt gibi ortada kalıyorsun. Çünkü götlük yapıyorsun.
B - Her ne boksa işte. Cevap versem veririm de gerek yok, boş bi tartışma. Güzel bir aile kurarsın umarım ileride, bir düzine çocuğun olur, emzirirsin onları.
K - Bir düzine olmaz, o kadar da değil. Ben seni hala öyle görmek istiyorum ama sen istemiyorsun, elinden geleni yapıyorsun yani. Arkadaşım bile olmak istemiyosun. Bir normalleştiremiyoruz ilişkimizi.
B - Evet istemiyorum. Çünkü sen benim arkadaşım değilsin.
K - İyi ama sevgilin de olmadım hiç.
B - Olmadıysan geçmiş olsun o zaman.
K - Madem öyle, hiç teklif etmeseydin. Sevgili gibi davranmıyacaksan niye teklif ettin?
B - Kusura bakma yaptım bi eşeklik, affet.
K - Madem ben 2 yıl kalmışım laf ediyorsun. Hala tek taraflı bir ağızla konuşuyorsun. Ben sana 1. yılın sonunda dedim evleri ayıralım, öyle devam edelim, böyle yıpratıyoruz. Hem biraz nefes alırız, hem ilişkiyi gözden geçiririz. Demedim mi söylesene. Boş boş, yalan yanlış konuşuyorsun. Beni sen zorladın, resmen terketmekle tehdit ettin beni. Şimdi ne oldu, ayrılmadık mı?
B - O gün yapsaydın keşke, bugünki gibi gitseydin, ne diye durdun?
K - Ben senin gibi tek başıma karalar almıyorum, seni de dinliyorum.
B - Beni dinledin de sonuç ne oldu?
K - Senin gönlün yoktu.
B - Bu gidişinde çok gönüllüydüm, değil mi? Boşversene.
K - Hayır ayrılmak zorunda değildik. Sen benimle ilişki kurmamakta ısrarcısın. Bazı isteklerimi görmezden geliyorsun, anlamak istemiyosun.
B - Neymiş isteklerin, çocuk mu?
K - He, evet. Hadi gel yapah bi tane.
B - Gel yapak tabi, baban bakar. Yapıp yapıp anana veririz.
K - İşte abi, isteklerin çok mu diyorsun. Şu tavır zaten problem olan, senin şu tavrın. Bir de neyi, ne zaman şakaya vurup, neyi ciddiye alacağını bilmiyorsun. Çığlık atsam ölüyorum diye, senin aklına yatmazsa kıçını kaldırıp gelmezsin.
Beni, ben hala yaşarken, cıvıl cıvılken sev. Ölümümün, yokluğumun üstünden siyaset yapma. Arkamdan konuşma, çünkü şu an yaptığın bu. Sanki birlikte yaşamamışız, tek ben yaşamışım gibi kendinde hiçbir açık görmeden şu anda bana saldırıyorsun. Sadece fiziki olarak yokum diye ve bunun örneklerini hayatında gördün diye karşındakini suçluyorsun. Sence de çok açık değilmi ?
Neden hep böyle oluyor. Madem hep başına geliyor, kendini sorgulaman gerekmiyor mu ? Şahsen genelde insanlar öyle yapar. Acaba aynı şeyi defalarca tekrarladığını göremiyor musun? Aptallığın açık kanıtı bu, Albert Einstein.
B - Çok klişe ve aptalca bir söz.
K - Evet çok klişe ama fazla evrensel olduğunu düşünüyorum. Sende bir götlük var. Ya seçimlerini değiştir ya da kendini. Aynı seçimlerle aynı şeyleri yaparsan sonuç farklı olmayacak gibi.
B - Evet, en iyisi köylü bir kadın bulmak.
K - Çok net yani.
B - Evet öyle. Değiştirmem lazım.
Sağol yaşam uzmanı, teşekkür ederim bu engin bilgilerin için. Ama sen de değiştir bence tercihlerini.
K - Yaşam uzmanı değilim, ben bi bok değilim. Ama sen de bi bok değilsin. Kendini gökten aşağı indirdiğinde göreceksin bir bok olmadığını. Asla anlamak istemiyeceksin değil mi?
B- İstemiyecem, anlamıyacam. Çünkü anlaşılacak bir şey yok. Gerçek çok net, ben İsa Mesihim.
K - İsa Mesih olabilirsin ama beni mutlu etmek istemedin. Hayır, sen mutsuzsun. Hepimizin mutsuzlukları var ama ben sadece en azından sevgilimle mutlulukları daha çok paylaşmak, mutsuzlukları da paylaşarak azaltmak istedim. Sen tersini yapıyorsun. Mutsuzluğu arttırıyor, mutluluğu da sömürüyorsun. Bazı şeyler o kadar somut ki şu anda söylerim.
Oğlum demokratik bir kafan olsa, her yolu, her çareyi bulursun bir sorunu çözmek için ya da hayatındaki her şey için ama sen takılıyorsun bir noktaya ve kimseyi duymak, dinlemek istemiyorsun. Dolayısıyla seninle ilerlenemiyor.
B - Ben seni mutlu etmek istemedim falan diye bir şey yok. Sen çok mutlu olmak zorundaydın, aşırı mutlu. Her zaman yetinemedin, böyle bir gerçek vardı. Kendini bu sefilliğe layık görmedin. Çünkü sen padişah kızıydın, olay bu yani.
Ben demokratik falan olduğumu da iddaa etmiyorum. Demokrasiyi sevmem. Akıllılar vardır, bir de aptallar. Ya itaat edersin, ya da itaat edilirsin. Gerçek olan budur. Demokrasi, bunun üstüne giydirilen kıyafettir.
K - Hala yaftalıyorsun. Ben padişah kızıyım ya, ne demezsin.
Sen tam bir gerzeksin biliyor musun? Bu sözlerin hiç bir gerçekçilği yok. Sen de biliyorsun, bu sözlerine kendin bile inanmıyorsun. Sırf şu anda beni yaralamak için söylediğin şeyler.
En nefret ettiğim, en çelişkiye düştüğüm, denge kurmaya çalıştığım konu üzerine gidiyorsun. İnsanı mutsuz ediyorsun ve buna dair gerçekten art niyetli bi çaban var. Çünkü hazmedemiyorsun, sen oturduğun yerden bekliyorsun. Bir şeyler ters gittiğinde hiç sorumluluk almıyorsun. Sonra da karşındakini yıkmaya, yok etmeye programlanıyorsun.
B - Yoo gerçekten böyle düşünüyorum. Gerçekten düşündüğüm şeylerdi onlar, sende gördüğüm bu benim.
K - O zaman kusura bakma ama sen bi bok anlamamışsın benle yaşadığından. Ben padişah kızıysam madem, sen de benimle beraber olduysan, o zaman sen de az paşa gönülllü biri değilmişsin, hata para yiyicimişsin. Sürekli para kavgamız olurdu zaten, demek buymuş. Bende para bok nasılsa.
B - Sende para çok değildi ama olmalıydı. Sen bence zengin bir sevgili bul, onunla çok mutlu olursun. Her gün çikolata, sinema, arabası da olsun ki gezebilin. İstanbul dışı falan yapın.
K - Yaaa yatlar, tekneler, evler isteyen sensin. İki gündür maaşım maaşım diye kendini paraladın. Kendi ihtiyaç duyduğun şeyleri bana söyleme. Benim umrumda değil. Ben kurtulmak istiyorum.
B - Param yok gerizekalı. Sanki maaş da on milyar. Evet, ben de olmasını isterdim ama yok ve gene de mutluyum. En azından olması gerektiği kadar mutluyum ama sen mutlu musun, bunu sor bir kendine.
K - Benim de yok ama bak ettiğin laflara. Paşa kızıymışım, demekki herkes göründüğü gibi değil.
B - Lan senin bi giderin mi var? Baban 100 lira verse hepsi abura, cubura, tüketime gidecek. Duyan da ev geçindiriyor sanır seni. Önce çalış da masraflarını karşıla. Sonra gel bana benim de param yok de. Ne kadınsın ya güldürdün beni gece gece. Diyo ki benim de param yok. İstanbul'da müstakil evde yaşıyor, param yok diyor.
K - Senin gelirin mi var angut? Hala kendini kandırıyor, ev geçindirdiğini falan sanıyor adama bak.
B - Maaşım var. Kendi masraflarımı kendim karşılıyorum en azından. Ben mutsuz değilim. Sen aşırı mutlu olmak istiyorsun, olay bu. Ben gayet eğlenceli biriyim aslında ama kullanmasını bilene.
K - Sen puştsun o zaman. Bu lafa bakılacak olursa puştun önce gideni gibi bir şey olman gerek.
B - Evet, bu bir gerçek ama sonuçta kadınlar da sırada beklemiyor. Zaman meselesi her şey, hayatın döngüsü, kadın erkek ilişkisinin bir sonucu, modern yaşamın evlilik biçimi, dost hayatı yani. Anlatabiliyor muyum?
K - Sonuçta geçen yıl da evleri ayırabilirdik, iyi niyetli olsaydın, daha doğrusu işine gelseydi. İlişkimize biraz emek vermek için yapsaydın, şimdi belki de aynı evde olurduk, belki bu yıl eve çıktığın kadın ben olurdum. Çok daha sağlam olurdu ama işine gelmiyor senin işte. Ben de ondan sana dedim "sen anca eğlenilecek adamsın" diye, "senden baba falan olmaz" diye. Ayrıca ben seninle eğlenmesini çok iyi bildim. Ancak istediğim sadece eğlence değildi. Sen evliliği eğlence diye algılıyorsun.
B - Ben eğlenilecek bir adamım, benden baba olmaz tamam. Baba olan birini bul o zaman. Neyi tartışıyorsun benimle anlamadım. Bence sen evlen. Baban seni eversin. Çok acil ihtiyacın var senin buna.
K - Çünkü sen hala benim en yakınımda, 2 yıl sonunda hala benim arkamdan kötü, abuk subuk konuşacak ve hala beni anlamayarak daha doğrusu öyle gibi davranarak yaralamaya çalışacak birisin.
Şunu da çok iyi biliyorsun ki ne kadar çok anlamamazlıktan gelirsen o kadar çok kendimi anlatmaya çalışacam ve ne kadar çok yaralanırsam o kadar çok uzun vadede senle konuşmayı sürdürecem. Çünkü hep kanayan bir yara olacak, çünkü hep anlaşılamamış olmanın acısını çekecem. Bunu bildiğin için de hala vurdum duymazlık yapıyorsun, kan akıtmaya çalışıyorsun.
B - Senin yeni bir sevgili bulacağın gün, benimle olan ilişkin bitecek ki bence zaten bugün her şey bitti, uzatmaları oynuyoruz. Boşuna kendini yorma. Yok anlatacam da, edecem de, senle ilişkimizi koruyacam da, arkadaş kalacaz da falan. Hikaye bunlar. Sen yoksun artık, ben de yokum, bitti gitti.
K - Hala daha yüzsüzce suçu bana atabiliyorsun. Buradaki en ala burjuva sensin ve o kadar tembelsin ki burjuvazinin rahatlığından uzak yaşıyorsun ama ilk fırsatta hemen kolaya konuyorsun.
Yok, senin öyle bir niyetin yok. Bizim ilişkimiz başladığı gün bitmişti ona bakarsan. Sen istemiyordun çünkü. Çünkü aynı öküzlüğü sürdümekte ısrarcı olacaktın.
B - Evet, ben seni hiç sevmedim, evet öküzüm ben. möööö mööö bak mööölüyorum.
K - Off ayak yapma. Sevmekle ilgisi yok. Sen insanın duygularını sömürüyorsun.
B - Sen de duygu sömürüsü yapıyorsun başka da bir bok yapmıyorsun. Senin bana karşı bir duygun yok, kandırma hem beni hem kendini.
K - Hayır, sen gayet insanın duygularını sömürüyorsun. Benim sana karşı duygudan fazlası var ama bu senin umrunda değil. Bu konuda hiç mi hatan yok ya, sen o kadar mı kusursuzsun, sürekli laf söylüyorsun, bi yerde kendini eleştir. Ben sevgililerimle arkadaş kalırım edebiyatını da gördük ki yalanmış.
B - O duygu dediğin kanayan bir yara, kendini pişman görme yarası. Yeni hayata başlarken, geride kalanları unutmadan önce, günah çıkarma psikolojisi. Sen bu evden giderken, o son konuşmalarla zaten o kanayan yarayı söküp attın, bak beni şair gibi konuşturuyorsun.
Evet yalandı. Patlak bir teori oldu o, tutmadı. Şu anda benle görüşmek isteyen bir tane eski sevgilim yok. Herkes kendi hayatında, sende öyle olacaksın.
K - O zaman sen, zaten ilişkimiz daha başlamadan yalan söylüyormuşsun. Çünkü E'yi falan arkadaşım diye yutturdun bana. Benle bir ilişkiye başlayınca kızı siktir ettin. O yüzden benim de aynı şeyi yapcağımı, aynı kafada olduğumu düşünüyorsun . Herkes senin bildiğin gibi değil, herkes sen gibi de değil. Biraz farklılıkları anlamaya, insanları anlamaya, dinlemeye, güvenmeye çalış. Nasıl korkunç yaralayıcı, bencil konuştuğunu asla bilemezsin. Bir de utanmadan karşı tarafı suçluyorsun.
B - Ben seni ne zaman siktir edecem biliyor musun, yeni sevgilin olduğu zaman, biriyle öpüştüğünü öğrendiğim zaman, biriyle el ele tutuştuğunu düşündüğüm zaman, o zaman işte seni siktir edecem, aramıcam, sormıcam. Bilgin olsun, açık net söylüyorum. Yani senin öyle yapacağını düşünmüyorum, zaten ben yapacam onu. Ayrıca ben ne dersem diyeyim, her şey olacağına varır. Ama ben kendimi biliyorum, benim dediklerim olacak neticede, çok net yani.
K - Tamam canım o zaman, kasma fazla sen. Sen çünkü her şeyi sana bağlı sanıyorsun. Her şeyi zaten kendine göre yapıyorsun, başka bi şey için izin vermiyorsun. Bu durumda zaten her şey senin dediğin gibi oluyor. Dediğim dedik diyorsun, diktatörlük yapıyorsun ve insanların hislerini, duygularını hiçe sayıyorsun.
Hala sadece sen varsın! Bu kadar yalancılıkla yaşamak istemiyorum. Sevdiğim gibi kalmanı istiyorum, en azından güzel anlarımızdaki gibi. Bazı şeyleri aynı anda yakalamayı başardığımız uyumlu, az da olsa birbirimizi mutlu ettiğimiz günlerimizdeki gibi, sana inandığım, hayalini kurduğum, yanındayken kendimi güvende hissetiğim gibi kalmasını istiyorum. Sen zaten hiç bir şeyin hayalini kurmuyosun, hala abuk subuk amaçsızca, can sıkmak için çabalıyorsun. Anlamıyorum da ne yapmaya çalıştığını.
Hatta dışarıda, ülkede, sokakta ne kadar kötü bir gün olmuşsa olsun, yanına geldiğimde her şeyin düzelmese de daha katlanılır bir hal alacağına inanmak istediğim, hakkını yemiyim, zaman zaman da her şeyi düzelttiğin sihirli anlardaki gibi kalsın.
Ben öpüştüm birileriyle, yatacak gibi oldum hatta. Artık ister görüş benimle, ister görüşme, ne yaparsan yap.
B - Teşekkür ederim, beni öldürdün, beni aldattın. Senden nefret ediyorum, sen çok pislik bir insansın.
Beni hiçbir şey kırmazdı ama bu kırdı hem de bu zamanda. Gerçekten çok teşekkür ederim, iyi olan her şeyin içine sıçtığın için.
Tam da düşündüğüm gibiymiş her şey. Sen tam bir pislikmişsin, orospuymuşsun. Artık siktir olup gidebilirsin hayatımdan, yaşattığın her şey için teşekkürler ve tebrikler.
PERDE KAPANIR.
submitted by bariscsknr to u/bariscsknr [link] [comments]


2020.01.09 03:44 ill-be-back4 Hangi ben?——21 yıllık hayatımın Ruh hastası bir oç olarak yaşadığım 20 yılı ve ilerde filminin yapılabileceği yeni bir pskiopat karakterle sizi baş başa bırakıyorum.

Bu grupta içini çok iyi dökmüş ve kendimden ortak parçalar gördüğüm birçok insan ve yazı gördüm ve benim bu yazıyı yazmamda çok etkili oldular. Benim hikayem biraz karışık,size bu yazıda her şeyi anlatmayacağım ama nasıl hastalıklı bir kafa yapım olduğunu göstereceğim.
Ben birçok şehir birçok ilçede yaşadım, birçok okul gördüm. Birçoğunda “farklı” insanlar oldum. Birçok karaktere girdim üstelik bunu hem dış görünüşte hem de kişiliğimde yaptım. Bunu bana bahşedilen bir yetenek olduğunu düşündüğüm 3-5 özelliğimle yaptım. Problemlerden sıyrılmakta ustayım,mazeret bulmak benim işim,yalan söylemekte şeytan benimle yarışamaz,senaryoları öyle güzel öyle detaylı ve boşluk bırakmadan yazıyorum ki gerçeği bilenlerin suratlarında o dehşet ifadesini gördüğümde ben neyim amk derim.kendimi haksızken bile haklı çıkarabiliyorum. Ha çıkaramadığım da oldu ama öylesine büyük olayların içinden hiçbir şey olmadan çıktım ki bu istisnalar hiçbir şeyi değiştirmez.Bana insan psikolojisinin anahtarını vereceğini ve bu sayede çok büyük avantajlar elde edeceğimi düşünüyordum,öyle olmadı. Öyle ki birçok hata yaptım bazılarının geri dönüşü yok. Kalp kırdım,elimi yardıma muhtaç onlarca kişiye uzattım,umursamadan geçtim gittim. Herkes ben olamaz ama ben herkes olabilirim.Bu yüzden istihbarat teşkilatında yer almayı bile düşündüm. Ancak kitleleri bir çatı altında toplamakta ve yönlendirmekte daha iyiyim. 3 ismim var soyadımı herkese vermem. Okullarda bu 3ünden birini kullanırdım insanlar diğerlerini anımsamazdı. Kimi zaman göbek adım diye yalan söyleyerek kullandığım isimler oldu. Aralarında beni tanıdıkları dönem arasında 1 yıl olan insanları getirin(son 1 yıl hariç) ve onlardan beni anlatmalarını isteyin. Hepsi farklı cevaplar verecektir. Aynı dönemde tanıdığım insanlar da genellikle farklı cevaplar verir. Resmimi gösterip ismimi sorduğunuz insanlar Şahin,Erdınç,kıvanç,özgür,Deniz... bu diyebilirler hatta 1 hafta kaldığım bir okulda yurtdışından geldiğimi söyleyip sınıf dışındakilere kendimi Adam olarak tanıttığım oldu. Numaramı 4 kere değiştirdim. Son 1,5 yıldır ben olduğunu düşündüğüm kişiyim. Yalanın ortaya çıkacak ve her an yakalanacağım korkusunun yarattığı heyecanı çok özledim.(birkaç kez yakalanmıştım). Ankara’da daha düzenli bir hayatım var buradakilerin beni tanımlayacakları insan birbirine daha yakın. Şu an yok ebesinin amı diyebilirsiniz ama durum bu, pişmanım hem de çok. Bana ne yaparsam yapayım güvenmeyecek insanlar var. Bazılarını kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyim. Dediğim gibi Ankara’da daha düzgünüm ama yine de kendimi tutamadığım oldu :) Bipolar gibi gözükebilirim ama değilim. Psikolog onaylı,ya da ben onu hasta olmadığıma inandırdım bilmiyorum aq. Küçük bir hikayeyi fazlasıyla büyütebilen,büyük hikayeleri hatta destansı olayları çok basit gösterebiliyorum en önemlisi de bu karşıdakine geçiyor. 3 yıl önce çok hırslıydım bunu dolandırıcılıkta kullanırım diyordum sonra tüm insanların yaşadıklarının verdiği keder ve üzüntüyle benim gibi baş edemeyeceklerini çok daha farklı bir yolla tecrübe ettim. Küçük çapta dolandırıcılıklarım oldu ilk başlarda insan ayırt etmedim önüme geleni siktim sonra kriterlerim benim sinirlerimi bozanlar, saygısızlık edenler oldu(Ercüment Çözer:D) Bir öğretmenim yazı yazmakta iyi olduğumu bunun üzerine düşmem gerektiğini söyledi. Onun desteğiyle birşeyler karaladım iyi değildim-beni her seferinde araba gibi vurdura vurdura çalıştırıp yazılar yazmama vesile oldu ancak benim ona vurdurduğumu anlayınca ellerini üzerimden çekti. Ne mi yaptım boktan bir sınav için sınıfı ona karşı kışkırtıp sınavı tekrarlamasını istedim. Notum da gayet iyiydi. Sadece birkaç soruyu değerlendirmesi konusunda tartışmıştık,ben tartışma esnasında sesimi yükseltmiştim o da haklı olarak bana fırça kaydı, zoruma gitti haklı olduğunu biliyordum ama bu o zamanlar neticeyi değiştiremezdi. İftira bile attırdım. Neyse amk sonuç olarak kötü şeyler yaptım br aramız düzelmemek üzere açıldı. Matematikçi Erkan hoca kadar gereksiz bir detaydı neden anlattıysam amk. Ama kağıt boş okumasanız bile ben içimi döküyorum. Öyle işte istek olursa devam ederim anı anı anlatırım. Asıl yaptıklarımı ailemden dostlarıma hepsini nasıl birbirine düşürüp kaos yaşattığını ve yaşadığımı yazarım.
submitted by ill-be-back4 to KGBTR [link] [comments]


2019.12.27 08:29 NewsJungle Türkiye-KKTC doğal gaz boru hattı Doğu Akdeniz'de jeopolitik dengeyi değiştirecek

Doğu Akdeniz, Akdeniz ticaret kontrolü tarihi boyunca kritik ve stratejik öneme sahip bir bölgedir. Bu özellik nedeniyle, Kıbrıs özellikle tarihteki farklı aktörlerin egemenliği altındadır, ancak stratejik önemini asla kaybetmemiştir. Özellikle Kıbrıs ve genel olarak Doğu Akdeniz, enerji kaynaklarının katılımıyla 2000'li yıllardan bu yana daha fazla önem kazanmış ve daha karmaşık hale gelmiştir. Dünyadaki toplam tahmini doğal gaz rezervinin 196 trilyon metreküp olduğu düşünüldüğünde, bu miktarın yaklaşık% 5'inin, yaklaşık 9.8 trilyon metreküp doğal gazın Doğu Akdeniz'de bulunduğu söylenebilir. Birleşik Devletler Jeoloji Araştırmaları'nın araştırmasına göre, bu miktarın Levant havzasında 3.6 trilyon metreküp ve Nil delta havzasında 6.3 trilyon metreküp olduğu tahmin edilmektedir. [1] Bu potansiyel enerji varlığı, bölgenin jeopolitiğinde önemli bir artışa yol açmış ve sadece bölge ülkelerinin değil, uluslararası şirketlerin ve küresel aktörlerin de ilgisini artırmıştır.

Bu çerçevede, bölgenin jeopolitik değerlendirmesi Kıbrıs sorunu, uluslararası hukuk ve enerji güvenliği ile yapılabilir. Kısacası, Kıbrıs boyutunu değerlendirmek, enerji kaynakları bulmak, adanın genel refahını artıran bir faktör olarak adadaki çözüm için kolaylaşan bir motivasyon olmalı, ancak soruna bağlı yeni bir bağlantı haline geldi. Bu noktada, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) çeşitli platformlarda işbirliği yapma çabalarına ve çağrılarına rağmen, Kıbrıs Rum yönetimi özellikle Avrupa Birliği (AB) ve Yunanistan'ın etkisiyle KKTC'yi göz ardı ederek çıkmazda ısrar ediyor Kıbrıslı Türklerin hakları ve ada adına hareket etmeye devam etmek. Uluslararası hukuk açısından, Kıbrıs Rum yönetimi, Kıbrıs meselesinde olduğundan farklı olmayan, tek taraflı hareket etmeye devam ediyor. Ayrıca Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetimi, AB ve diğer uluslararası güçlerin desteğini alarak Türkiye ve KKTC'yi dikkate almadan Doğu Akdeniz'de faaliyet göstermeye çalışmaktadır. Bunu yaparken, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi esas olarak, kıyı devletlerinin ortak çıkarlarını ve hüküm sürdüğü 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi'nde adaleti açıklayan egemen alanların ortak belirlenmesi ilkelerini göz ardı etmektedir. politikaları. Ayrıca KKTC'nin varlığını ve haklarını görmezden geliyorlar ve Doğu Akdeniz'de en uzun kıyıya sahip olan Türkiye'yi Doğu Akdeniz'de en kısa yargı yetkisine sahip olmayı amaçlıyorlar. Bunun dışında, Türkiye'yi, özellikle çakışan alanlarda, AB üye ülkeleri ve uluslararası enerji şirketleri ile davet ederek ve arama ruhsatı vererek yüz yüze getirmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken, Kıbrıs Rum yönetimi İsrail ve Mısır ile iddialarını meşrulaştırmak veya Türkiye'yi başarısız bir uyumla zor duruma sokmak için özel ekonomik bölge (EEZ) anlaşmaları yaptı. Türkiye, elbette, uluslararası hukuk, diplomasi ve askeri yollarla kendi haklarının yanı sıra KKTC'nin haklarını korumayı amaçlayan bir dış politika izlemektedir. Bu yöndeki son dış politika hareketlerinden biri, konunun üçüncü boyutunu oluşturan enerji güvenliği ile ilgilidir.

Son zamanlarda, Türkiye Enerji Ekonomisi Derneği (TRAEE) ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ortaklığı ile ilk Doğu Akdeniz Enerji Sempozyumu gerçekleştirildi. Bu sempozyumda, KKTC Ekonomi ve Enerji Bakanı Hasan Tacoy, Türkiye ile KKTC arasında 2025 yılında Türkiye'den KKTC'ye gaz taşıyabileceğini söylediği bir doğal gaz boru hattı inşa etmek için bir proje başlattı.

KKTC ile Türkiye arasındaki mevcut su boru hattına paralel olarak inşa edilen ve 80 kilometre (50 mil) uzunluğunda olan 2025 yılında gaz nakline başlayabilen boru hattının en önemli özelliği, iki yönlü olmasıdır. Türkiye'den KKTC'ye gaz aktarabilmesinin yanı sıra, boru hattının Doğu Akdeniz'de potansiyel doğal gazı Türkiye ve Batı pazarlarına taşıyabilmesi, bölgenin jeopolitiğini değiştirecektir.

Türkiye'den KKTC'ye gaz taşımacılığı konularına ek olarak, Doğu Akdeniz'de herhangi bir doğal gaz bulmak ve bu gazı Türkiye ve Batı pazarına aktarmak konusu jeopolitik bölgeyi değiştirecek kilit unsurlardan biridir.

- Bu proje Doğu Akdeniz'deki jeopolitiği nasıl etkiliyor?

Türkiye ile KKTC arasındaki bu boru hattı projesi, Kıbrıs Rum yönetimi tarafından önerilen Doğu Akdeniz doğalgaz boru hattı projesine (Doğu Akdeniz-EastMED) ciddi bir alternatif olarak ortaya çıkacaktır. EastMed, İsrail'den Yunanistan'a ve ardından İtalya'ya uzanan 1.900 km uzunluğunda doğal gaz boru hattı projesidir. Projenin ana hedefi, İsrail ve tahmin edilen Doğu Akdeniz doğal gazını bu hat üzerinden taşıyarak enerji ithal edebileceği başka bir yol ekleyerek Avrupa'nın enerji güvenliğine katkıda bulunmaktır. Proje aynı zamanda AB'nin çeşitlendirilmesine ve özellikle Rusya'ya olan bağımlılığını bir ölçüde azaltmasına izin verebilir. Bu hattın kapasitesinin yılda 16 milyar metreküp olacağı ve İtalya pazarına ulaşmadan önce maliyetin 25 milyar dolar civarında olacağı tahmin ediliyor. Günümüzde enerji güvenliğinin önemli bileşenlerinden biri enerji yollarının güvenliği olduğundan, proje çok uzun ve maliyetli olduğu için eleştirilmiştir. Ayrıca, Mısır gazı eklenmiş olsa bile, uygun maliyetli görünmemektedir. Ayrıca, Bulgaristan'ı hariç tutarak ve Rusya ile Türkiye'yi ikna ederek Yunanistan'ın TurkStream projesine dahil olması bir blöf olarak yorumlanabilir.

Bununla birlikte, proje ile ilgili temel sorunlar, öncelikle maliyetli olması ve bu maliyetleri karşılayacak olan gazın henüz bulunamamasıdır. Bu anlamda, Türkiye ile KKTC arasında şu anda ele alınan 80 km'lik gaz boru hattı projesi çok daha güvenli ve daha ucuz bir güzergah seçimi olacaktır.

- Daha güvenli ve daha ucuz

Türkiye'nin daha güvenli ve daha ucuz bir alternatif sağladığı tek durum bu değil. 2012 Güney Akımı Projesi de benzer bir örnek olarak kendini gösteriyor. Güney Akımı Projesi, 2014 yılında Rusya'nın Kırım'ı işgaline yanıt olarak ve projenin maliyetli olması nedeniyle AB'nin yaptırımları nedeniyle iptal edildi. 2009'da yayınlanan üçüncü Enerji Paketi (TEP) ile AB, genel olarak enerji bağımlılığını azaltmayı ve özellikle bir enerji tedarikçisinin birden fazla pazarla etkileşimini engelleyerek enerji bağımlılığı riskinin Rusya'ya olan riskinden kurtulmayı umuyordu. Böylece AB, hem Rusya'nın Güney Akımı Projesi'ne hem de AB üyesi ülkelerle yaptığı ikili anlaşmalara karşı çıktı. AB'nin bu yaklaşımı, daha sonra yeni bir alternatif ortaya çıkaran Rusya'yı kısıtladı. 25 Mayıs 2014 tarihinde Putin, Güney Akımının AB üyesi olmayan bir ülkeden geçeceğini ve Türkiye üzerinden AB'ye gidecek olan TurkStream projesine atıfta bulunacağını açıkladı. Buna ek olarak, Türkiye'den geçecek böyle bir rota Güney Akımı'ndan daha kısaydı ve böylece maliyetleri düşürerek projeyi uygulanabilir hale getirdi. Bu anlamda Rusya sadece deniz yolunda 10 milyar dolara kadar tasarruf sağlayacak. Böyle bir durum üretici bir ülke için önemli bir avantaj sağlayacaktır. Enerji kaynaklarının Doğu Akdeniz'den Batı pazarlarına transferi konusunda da benzer bir tartışma yapılabilir. Her şeyden önce, EastMed projesinin üreticiler için tercih edilen bir alternatif olması için, bölgesel satış seçeneği, LNG yönetimi ve boru hattının Türkiye'ye getirilmesi için daha iyi bir seçim olması gerekir. Özellikle beklenen doğal gazın henüz bulunmadığı göz önüne alındığında, bu durum böyle görünmüyor. Türkiye-KKTC iki yönlü doğal gaz boru hattı projesi ile Türkiye, jeopolitik konumu ile AB enerji güvenliği için en ideal, güvenli ve uygun yollardan biri olduğunu göstermiştir.

KKTC Ekonomi ve Enerji Bakanı Hasan Tacoy tarafından önerilen bu projenin bir diğer etkisi de bölgenin jeopolitiği üzerinde Doğu Akdeniz kıyı bölgelerinin müzakere masasına getirilebilmesi ve böylece işbirliğini kolaylaştırabilmesidir. Hem 80 km hattı için güvenlik sağlama kolaylığı hem de düşük maliyetleri bölgedeki üretici ülkeler için kritik öneme sahiptir. Bu alternatifler, Türkiye ve KKTC'yi Doğu Akdeniz Enerji Forumu gibi tüm havzayı ilgilendiren ve birlikte kararlaştırılması gereken toplantılardan dışlama hatasının çözülmesine katkıda bulunabilecek ve aynı zamanda Türkiye'nin bölgedeki konumunu ve işlevini bir kez daha yineleyecektir. . Bölgedeki işbirliğinin önündeki en büyük engel, Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetiminin bölgedeki egemen alanları sınırlamak için aynı yaklaşımı izlemesidir. Daha da trajik olan, dış politikasını işbirliği ve yumuşak güç üzerine kurmuş ve çeşitli liberal değerlerde lider olmayı amaçlayan - böylece Türkiye'yi izole eden AB'den destek almalarıdır. Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi'nin uluslararası hukuka aykırı olan bu tutumu, Türkiye-KKTC boru hattı projesi gibi alternatiflerin ardından değişebilir veya en azından bölgedeki üreticilerle işbirliği yolu açılmasıyla etkisiz hale getirilebilir.

-Bu proje aynı zamanda KKTC'ye destek demek

Tartışılması gereken konunun son boyutu Türkiye-KKTC ilişkileridir. Bu doğal gaz boru hattı projesi, Türkiye ile KKTC arasındaki ilişkilerin ölçeğini göstermek açısından önemlidir ve Türkiye'nin KKTC'ye verdiği desteği vurgulamaktadır. Önce su hattının inşası, daha sonra KKTC Başbakanı Ersin Tatar'ın Türkiye'den kablo ile elektrik alımının gündemde olduğunu ve son olarak iki yönlü doğal gaz projesinin Türkiye'nin KKTC, kefil olarak haklarına uygun olarak. Bu konuda, Türkiye öncelikle enerji güvenliğini ve uluslararası hukuktan doğan haklarını korumayı amaçlayan bir dış politika izlemektedir. Ayrıca Kıbrıslı Türklerin, Kıbrıslı Türk yönetiminin KKTC'yi göz ardı eden tek taraflı anlaşmalara karşı kefil olarak kendi hakları kapsamında korumaya çalışmaktadır. Boru hattı projesi, bu desteğin en önemli göstergelerinden biridir.

KKTC ile Türkiye arasında planlanan iki yönlü doğal gaz boru hattı projesinin açıklandığı günlerde, bu gelişmenin etkilerini araştırmak, Ankara'nın Libya'nın BM tarafından tanınan Ulusal Anlaşma Hükümeti (GNA) ile denizciliğin sınırlandırılması konusunda bir anlaşma imzalamasıydı. yetki alanları, Doğu Akdeniz jeopolitiğinin jeopolitiğini kökten değiştirebilecek bir hareket. Buna ek olarak, Türkiye'nin egemenlik haklarını tamamen göz ardı ederek bir EEZ ilan eden Yunanistan'ın bölgesel konumunu tamamen etkileyecek ve aynı zamanda İsrail ve Mısır gibi ülkeleri Türkiye'yi ve KKTC'yi Doğu Akdeniz Enerji Forumu yaklaşımlarını gözden geçirecek. Bunların yanı sıra, Akdeniz'deki diğer komşularını görmezden gelen İsrail, Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan arasındaki eylemler karşısında, komşularını Akdeniz'de görmezden gelen Doğu Akdeniz denkleminin bir kez daha bölgesel denklem diğer kıyı devletleri göz ardı edilemez.

Bu bağlamda, Doğu Akdeniz enerji güvenliği, Kıbrıs ve kıyı bölgelerinin egemen alanlarının sınırlandırılması, adalet temelinde ve Türkiye ile KKTC'yi de içeren geniş bir işbirliği çerçevesinde ele alınmalı ve bölgeyi tek olarak görmelidir. havza. Burada ana kriter siyasi irade olacaktır. Çözüm, makro düzeyden mikro seviyeye kadar siyasi iradenin ortaya konmasında yatıyor, AB önce bunu önce Yunanistan'ı, sonra Kıbrıs Rum Yönetimi'ni gerçekleştiriyor. Bunlar, Türkiye'nin ve KKTC'nin en başından beri işbirliği yaptığı çeşitli platformlarda işbirliği çabalarına katılmalıdır. Türkiye ile KKTC arasında doğal gaz boru hattı projesi fikri, Doğu Akdeniz havzasında işbirliğini ortaya çıkarabilecek bir adımdır.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.10.16 09:57 flatartagency Hep Duyuyoruz Ama Müstakil Ev Ne Demek Biliyor Muyuz?

Hep Duyuyoruz Ama Müstakil Ev Ne Demek Biliyor Muyuz?
Birçok kişinin hayalinde müstakil bir evde yaşam sürmek yatıyor. Peki hayalini kurduğunuz ev gerçekten müstakil ev mi? Bunun yanıtını verebilmek için öncelikle müstakil ev ne demek sorusuna yanıt bulmak gerekiyor. Uzun yılların deneyimi ve kalite anlayışıyla prefabrik yapı sektöründe hizmet vermeye devam eden Villa Yapı, müstakil ev konusundaki tüm soru işaretlerine bu içerikte yanıt buluyor.
Eğer sizin de müstakil ev hayaliniz varsa, müstakil evin ne olduğunu ve avantajlarını öğrenmek için içeriğimizi incelemenizde büyük fayda var. Bunun ardından müstakil bir eve sahip olmak için Villa Yapı’nın prefabrik ev ve konteyner ev modellerine göz atabilir ve firmamızla iletişime geçebilirsiniz.
Konteyner evlerle ilgili daha fazla bilgi için Konteyner Ev Yapımı Hakkında Ne Kadar Bilgi Sahibisiniz? başlıklı içeriğimizi okumanızı öneririz.

Müstakil Ev Ne Demek?

Müstakil evin ne olduğunu öğrenmek için ilk başta kavramın kelime anlamına bakmamız işimizi kolaylaştıracaktır. Buna göre müstakil, sözlüklerde kullanış yönünden başka bir yapı ile bağlantısı olmayan, bağımsız ifadesiyle tanımlanıyor. Dolayısıyla müstakil bir evin yanında, altında veya üstünde başka bir ev veya yapı bulunmaması gerektiği sonucuna ulaşabiliriz.
Tüm mülkiyetin yalnızca ev sakinlerine ait olduğu müstakil evlere villaları örnek olarak verebilmek mümkün. Villa evleri gözünüzün önüne getirdiğiniz zaman da genellikle şehir dışında konumlandırıldıklarını anımsayacaksınız. Bunun başlıca nedenlerinden biri hiç şüphesiz ki şehir merkezinde nüfusun yoğun olmasından dolayı çok katlı apartmanların daha yaygın bulunması.
https://preview.redd.it/y3y9ro180vs31.jpg?width=1280&format=pjpg&auto=webp&s=511fb325c32b40ca75b62512199fbdfab0a1ae2a
Bir diğer neden de yapı maliyetinin apartman dairelerine kıyasla daha yüksek olmasından dolayı müstakil evlerin şehir merkezi dışında konumlandırılarak maliyetinin biraz daha düşürülmeye çalışılması. Öte yandan prefabrik ve konteyner yapılar sayesinde müstakil ev maliyetlerinin önemli ölçüde düşürülebildiğini de belirtmeden geçmeyelim.
Müstakil evlerin merkezden uzakta konumlandırılmasının nedenleri arasında ayrıca şehrin gürültüsü, kirliliği ve betonlaşmadan uzak kalmak isteyenlerin genellikle şehir dışındaki müstakil evlerde yaşamayı tercih etmesini sayabiliriz. Bu da müstakil evlerin çoğu zaman merkeze uzak bölgelerde inşa edilmesine önayak olmaktadır.

Müstakil Evde Yaşamanın Avantajları Nelerdir?

Müstakil ev ne demek sorusunu yanıtladıktan sonra bu evlerin bağımsız bir evde yaşamak isteyenler, geniş aileler ve şehrin uzağında bir hayat sürmeyi tercih edenler için son derece ideal olduğunu varsaymak gayet mümkün. Ayrıca müstakil evlerin hayallerinizi süslemesinin elbette pek çok başka nedeni de vardır. Bunların içinde huzur bulma isteği, aileyle birlikte daha kaliteli zamanlar geçirme arzusu ve şehir hayatının zorluklarından kaçmaya çalışmak gibi gerekçeler sıralanabilir.
Zaten doğanın kucağında, sıcak, samimi, konforlu ve geniş bir evde yaşamayı kim istemez ki? Villa Yapı olarak biz de müstakil bir evde yaşamanın size sunabileceği başlıca avantajları sıralamak istedik. İşte tüm ailenin konforlu bir hayat sürmesini garantileyen müstakil evlerin avantajlarından bazıları...

Daha Fazla Mahremiyet


https://preview.redd.it/qvapom290vs31.jpg?width=1280&format=pjpg&auto=webp&s=dfeb8e2a7c320551c2a4a5e37de7b34eccca9341
Bildiğiniz üzere apartman daireleri, çok sayıda insanın bir arada yaşadığı yapılardır. Bu da elbette herkesin uyması gereken toplum kurallarını da beraberinde getirmektedir. Dikkat edilmesi gereken bu kurallar; apartmanda huzursuzluk çıkmasını önlemek amacıyla konulmaktadır. Müstakil evler ise diğer evlerden bağımsız oldukları için bu gibi kurallar söz konusu değildir.
Komşularınızla paylaştığınız ortak alanlar gereği uyulması gereken kurallar olmadığı için de müstakil evinizde daha fazla mahremiyete sahip olabilir ve dilediğiniz gibi yaşayabilirsiniz. Örneğin arabanızı evinizin önündeki herhangi bir alana park edebilir, yüksek sesle müzik dinleyebilir, gece saatlerinde dahi spor yapabilirsiniz.

Mimari Özgürlük


https://preview.redd.it/mjovtlj90vs31.jpg?width=1280&format=pjpg&auto=webp&s=1809eff9fa1c4ec37e59e8311a3355e449e3ca77
Apartmanlar, inşaat sürecinde rol oynayan mimarların ve yapı şirketinin mimari anlayışını yansıtacak şekilde şekillendirilir. Dolayısıyla apartman dairelerinde yaşayacak kişilerin mimari tasarım konusunda söz hakları yoktur. Ayrıca apartmanlar birçok insanın ortak yaşam alanı olduğundan dekorasyon konusunda da yapabilecekleriniz oldukça sınırlıdır. Buna karşın müstakil evlerde beğeninize ve ihtiyaçlarınıza uygun mimari dokunuşlar yapabilir, inşa sürecine doğrudan dahil olabilir ve dekorasyon konusunda kendi zevkinizi ortaya koyabilirsiniz.
Üstelik prefabrik müstakil evlerde bu anlamda diğer müstakil ev türlerine kıyasla çok daha özgür olabilmeniz mümkün. Hatta evinizin içinde yaşarken dahi değişen ihtiyaçlarınıza göre değişiklikler yapabilir, oda ekleyip mimari yaklaşımda farklılıklara gidebilirsiniz. Ek olarak ahşap görünümlü prefabrik eve sahip olabilir, iç dekorasyonu yeniden düzenleyebilir, kat sayısını bile artırabilirsiniz.

Size Özel Yeşil Alan


https://preview.redd.it/8n6ajq7a0vs31.jpg?width=1280&format=pjpg&auto=webp&s=13aec03601f07bbfd5599e48097a8aa0287a5473
Müstakil bir evin en güzel yanlarından biri de kendinize ait bir bahçeniz olması olabilir. Apartmanlarda ve sitelerde de sınırlı bir yeşil alan olsa da burayı tabii ki komşularınızla paylaşmak durumundasınız. Üstelik apartman bahçelerine dilediğiniz bitkileri de dikme şansınız olmayacağından istediğiniz verimi alamazsınız. Müstakil evinizin bahçesinde ise isterseniz meyve-sebze yetiştirebilir, isterseniz çocuklarınızla özgürce oynayabilir, isterseniz de kedi ve köpeğinizle birlikte yeşil alanın tadını çıkarırken stres atabilirsiniz.
Ayrıca bahçenizin büyüklüğüne de bağlı olarak bu alana bir yüzme havuzu yaptırabilmeniz de mümkün. Bu sayede işten döndüğünüzde rahatlamak için yüzebilir ve hatta spor aktivitelerinize yüzmeyi de ekleyebilirsiniz. Üstelik tatile gitme fırsatı bulamadığınız dönemlerde bile evinizin konforunda tatil gibi bir hayat geçirme şansı da bulabilirsiniz.

Kat Seçenekleri

Müstakil ev ne demek sorusunu yanıtlarken bu yapıların alt ve üst katlarının diğer yapılardan bağımsız olması gerektiğinden söz etmiştik. Fakat çok katlı bir ev de müstakil ev kapsamına girebilir. Dubleks ve tripleks olarak adlandırılan iki ve üç katlı müstakil evler, özellikle yatırım açısından son derece mantıklı yapılardır. Çünkü içinde yaşamak yerine kiralamak veya satmak için değerlendirebileceğiniz çok katlı müstakil eviniz, diğer tüm ev seçeneklerine göre daha yüksek fiyatlı olacaktır.
Diğer yandan geniş aileler için de dubleks veya tripleks müstakil ev oldukça kullanışlı bir tercih olabilir. Herkesin kendine ait bir odasının olacağı, geniş ve çok katlı bir müstakil evde kimse diğer aile üyesinin özgürlüğünü engellemeyecektir. Tek katlı müstakil evlerin de katlar arasında merdiven kullanma zorunluluğu olmayacağı için avantajlı olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle ileri yaşlarda ve çocuklu ailelerde çok katlı evlerin merdivenleri tehlikeli olabileceğini göz önünde bulundurmanızda yarar var.
Artık müstakil ev ne demek, daha iyi biliyorsunuz. Kendinize ait, daha özgür bir yaşam alanı sunan müstakil bir eve uygun fiyatlara sahip olmak için Villa Yapı’nın prefabrik ev ve konteyner ev seçeneklerini incelemenizi kesinlikle tavsiye ederiz.
Bütçe dostu tüm müstakil ev türleri için ise Bütçenizi Sarsmadan En Ucuz Müstakil Ev Nasıl Yapılır? başlıklı içeriğimize göz atabilirsiniz.
Kaynak: https://prefabrikevfiyatlari.com/blogs/genel/mustakil-ev-ne-demek
submitted by flatartagency to u/flatartagency [link] [comments]


2018.03.13 17:28 Sohbetinadi Sohbet Siteleriyle Tanışmamız

Sohbet Siteleriyle Siz Nasıl Tanıştınız
Sohbet siteleriyle Tanışmamız; Herkezin farklı bir tanışma hatırası vardır. herkez değişik şekillerde bu sohbet siteleriyle tanışmıştır. Yeni yeni Ülkemizde Faliyet gösteren sohbet siteleri bir anda populer olmustur. Kimisi meraktan kimisi ise ihtiyactan Girmiştir bu sitelere. İnternet kafelerde kimi insanın tesadüfen karsısına cıkan bu sohbet siteleri, Kimi insanın ise bilinçli tercihi olmustur. İnternet üzerinde dolaşırken karsınıza bir sohbet sitesi çıkmış olabilir. Buda nedir böyle ne işe yarıyor düşüncesiyle bakmıştır çogumuz. Bir arkadaşın tavsiyesi yada bahsetmesiyle nasıl bir yermiş bu sohbet odaları, bir bakayım diyenimizde olmustur tabiki. Bazı insanlar tesadüfen tanışıyor sohbet siteleriyle. akıllarında yokken tesadüfen karsılasıyorlar. Meraklı insanlarız nihayetinde, merakımızı yenmek içinse bu sitelere yüzeysel bir göz atma ihtiyacı duyuyoruz. insanların sürekli bir birine birşeyler yazması dikkatimizi cekmiştir. kim bu insanlar ne yapıyorlar burda demişizdir elbette. Neden sürekli durmaksızın birşeyler yazıyorlar. nasıl bir sohbet etmek bu, ne kadarda karışık takip edemiyorum demişizdir. Kim kime ne söylüyor. gelen gidenler, selam nasılsınız diye yazıpta msn varmı diyenler, ilk başta garipsemişizdir tabiki. Bazılarımız bilinçli olarak tercih etmişizdir bu sohbet sitelerini. Ne olduklarının farkında olarak girmişizdir.. Benim Sohbet Siteleriyle tanışmam; Tesadüfen olmuştur. arkadaslarımla sürekli internet kafede oyun oynardık. GTA, Counter strike, Haylayf oyunlarını oynardık o dönemde bu oyunlar oldukca popülerdi. Bizi adeta esir alıyordu bu oyunlar. baglanınca oyuna ps den kalkmak mümkün olmuyordu saatlerce bu oyunları oynardık. Bi ara bir baktım bir kaç arkadasım Bu sohbet sitelerine girmiş. Birilerine birşeyler yazıyorlar. Oyle tuhafki arkadaslarım sohbet sayfasına birseyler yazıyor ve kendi kendine gülüyor. önce biraz tuhafıma gitti. Sonra biraz daha derin takip etmeye basladım. yanına oturdum ve sordum bu nedir sen ne yapıyorsun? kime yazıyorsun diye. Bana verdiği cevap, Samsunlu bir cocukla sohbet ediyorum cocuk cok komik, acayip şeyler anlatıyor dedi. Biraz izledim okudum acıkcası ilgimide cekmişti. bende kendime bir masa actım ve sohbet sitesine girdim. Nick al dediler, nick nedir dedim. Bir takma ad isim al birşeyler falan dediler. O an aklıma ilk gelen AnGrY olmustu ve o nicki aldım. Odaya girdim herkez birşeyler yazıyor ve ben okuyp anlamaya calısıyorum. bu insanlar kimle sohbet ediyor. banamı başkasına mı yazıyor nerden bilcem diyorum. Sonra arkadasım bana anlatıyor bak senin adın angry. bunu yazarlarsa sana sesleniyorlar senden bahsediyorlar demektir diye. Tabi nick kayıt etmek. op sop gibi tabir edilen belirlibir yetki dilimi varmış ben bunlardan habersiz, bilinçsizce sohbet odasına yazıyorum. Kendimce anlayıp eglenmeye calısıyorum. acıkcası bana oldukca eglenceli gelmişti. sonra özel oda dedikleri yerler varmış. Bunlarıda sonradan öğreniyorum tabiki. özel mesajlaşmak gibi durumlar varmış. kişilerin kendine ayit sohbet odaları varmış. Özel pencerelerinden yazıyorlar selam nbr nasılsın diye. işte benim sohbet odama gelirmisin gibi sözler söylüyorlar. Sana yetki yazalım diyorlar. bende diyorum yazın ne yazacaksanız ben anlamam bu yetki işlerinden diyorum. nick kayıt et dediler. O nicki kayıt etmem saatler sürmüştü hiç unutmuyorum. help adında bir yardım odasına gönderdiler beni derdimi anlattım yardımcı oldular. Nihayetinde benimde nickim artık kayıtlı olmustu. yavas yavas bu sohbet sitesini anlamaya başlamıştım. Farklı insanlarla tanışmak
sohbet_odaları
Farklı insanlarla tanışmak;Artık benimde sohbetlere dahil olmam kendimce bir cevre edinmem lazımdı. yakınlık kurup arkadaslar edinmeye baslamıstım bile. Farklı şehirlerden farklı insanlarla tanışıyor, onlarla arkadas oluyordum. Farklı insanlarla tanışıyordum. sohbetler ediyorduk kısacası oldukca eglenceli geciyordu zaman. Her gecen gün biraz daha anlıyordum. nasıl sohbet edilir nelerden bahsedilir. sohbet sitelerinin kuralları nelerdir öğrenmiştim. Küfür reklam argo rahatsız etmek yasaktı ve bu gibi şeyler yaşanırsa sohbet odasından atılıyordunuz. Hatta daha ileri bir kuralı çiğnerseniz sohbet sitesinden atılıp giremiyordunuz. Bu atılma olayı hoşuma gitmişti. bende basladım insanlara satasmaya gırgır gecmeye kafa bulmaya. ti ye alıyordum insanları. küfür etmiyordum tabiki ama ukalalık ediyordum tahrik ediyordum sohbet odasındakileri. Bi dönem sonra bu huylarımdan vazgectim. Sohbet etmek yani insanlarla tanısıp konusmak arkadas olmak daha cok hosuma gitmeye baslamıstı. Bende kendime ayit bir sohbet odası açmıştım bile. kendi arkadaslarımdan ziyade burada tanıstıgım bir kaç arkadasımla ortaktık odaya. Sohbet ediyorduk gülüp egleniyorduk zamanımız bu sohbet sitelerinde geciyor ve oldukcada keyf alıyorduk. Sohbet sitesinde arkadas bulmak
Sohbet sitesinde arkadas bulmak;Daha sonralarda artık bende bu sohbet odalarının daimi kullanıcısı olmustum. sürekli sohbet sitesine giriyor sohbet ediyordum. Yetki yazmayı silmeyi kanal açmayı kapatmayı, insanları sohbet odasına davet etmeyi öğrenmiştim. Yeni yeni arkadaslar ediniyordum. Okadar farklı insanlar vardiki oldukca komik, enteresan kişiliklerde insanlar vardı. Bu farklılıkları benim ilgimi çekmeyi basarmıstı. oldukca fazla insanla sohbet edip, cok fazla insanla tanısıp arkadaslıklar kuruyordum. Onları tanımaya calısıyordum. kendimi tanıtıyordum. O kadar güzel dostluklar kurmaya olusturmaya baslamıstıkki. Bu sohbet odaları artık hayatımızın bir parcası olmustu. buldugumuz her fırsatta bu sohbet sitelerine girer hale gelmiştik. Çok güzel sohbetler dönüyordu, harika arkadas ortamları vardı. Burada kendimi daha bi özgür hissetmeye baslamıstım. Herseyi rahatca konusuyorduk, bir birimize özel sözler söylediklerimizde oluyordu. yakınlık gösterdiğimiz insanlarla tanısmaya baslamıstık bile. Hani hep derler ya sohbet arkadaslıgı bambaskadır diye.Evet gercektende sohbet arkadaslıgı bambaska farklı birsey. www.sohbetinadi.net sohbet sitelerinde başlayan harika bir arkadaslıkta vardır. Sohbet Proğramları
Sohbet Proğramları;sohbet siteleri hakkında, Her gecen gün biraz daha fazla şey öğreniyordum.Artık script dedikleri proğramı kullanmaya baslamıstım bile. Bu sohbet proğramı cok değişik birsey. herşeyi daha net görüyorsun. cogu komut ve sohbet sitesi yetki olaylarını tek tıklamayla yapabiliyorsunuz. Bu sohbet proğramı bir cok özelliğe sahip inanılmaz birşeye benziyordu. insanlar için hazırlanmış herşeyi kolaylaştırıyordu. Biri size özel penceresinden bir seyler yazarsa. o anki sohbet sayfanızda uyarı veriyordu. size özel penceresinden yazıyorlar diye. Gün gectikce bu proğramlarla iyice haşır neşir olduk kullandığımız proğramlarda değişiklikler yapıp kendimize göre ayarlıyorduk. Kendimiz için nasıl daha rahat olucaksa o sekilde edit ediyorduk. oldukca şık ve kolay kullanılıyordu bu proğram. Bu proğram sayesinde sohbet etmek cok daha kolay ve anlasılır bir hal almıstı ve eglenceside oldukca artmıştı. Tabiki o günlerde mobil sohbet imkanı yoktu. hatta doğru düzgün bilgisayar yoktu. internet kafelerden bağlanırdık bu sohbet sitelerine.her gecen gün gelişen teknelojiyle beraber farklı proğramlarda cıkmaktadır. sohbet chat proğramları indirmek ve kullanmak için sizlerde www.sohbetinadi.net adresimizden mirc indir bölümünden yeni bir mirc script indirebilirsiniz Sohbet sitesinde Güzel arkadaslık
Sohbet sitelerinde güzel arkadaslık; Günümüz bu şekilde eglenceli gecerken bizlerde artık bağımlısı olmustuk bu sohbet odalarının. Her fırsatta buraya gelip sohbet ediyor. zamanımızın cogunu bu sohbet odasında geciriyorduk. Burada tanıstığımız oldukca fazla arkadasımız oldu. kimiyle cok erken ayrıldık. kimiyle hala devam eden dostluklarımız var. Bu sohbet sitelerinde tanıstıgım cok deger verdiğim güzel arkadaslıklarım oldu. Hala görüştüğüm arkadaslarımda var. okadar zaman sonra bile hiç kopmadık. Bu dostlugu reale tasıdık. Sürekli görüşüp konusuyoruz. bir birimize özel günlerde mesaj atabiliyoruz. can sıkıntısı hallerinde arayıp dertleşe biliyoruz. Bir hüznü yada sevinci bu arkadasımla ben kolaylıkla paylaşabiliyorum. huyumu suyumu derler ya hani. Bir birimizin huyunu suyunu biliyoruz artık. Sırdas arkadas dost olduk acı tatlı herşeyi paylaşma imkanımız oldu. real arkadaslarımdan bir farkı yok. istediğim zaman görüşebiliyorum. derdimi tasamı kaygıalrımı anlatabiliyorum. Hüznünü sevincini paylaşıp onunla sohbet ederek rahatlaya biliyorum. aynı şekilde oda beni dinliyor anlıyor. Biz bir birimizi iyi tanıyoruz. biz arkadasız. biz dostuz. bazılarıyla kardeş gibiyiz. Abla dediğim insanlar var hayatımda. abi dediğim kişiler var hayatımda. kardeim dediğim insanlar var hayatımda. Ben bu insanları yıllar önce sohbet sitelerinde tanıdım. ama kopmadık ayrılmadık ayrı kalmadık. sürekli görüştük konustuk sohbet ettik. ayrı şehirlerde olsakta ortak noktalarda bulusup görüştük. Görünürde uzak olsakta, aslında bir telefon kadar yakındık. Sohbet sitesi insanlara cok sey katabilir. bakısınızı değiştirip ufkunuzuda acabilir. Sizlere yeni arkadaslıkalr fırsatı sunabilir. güzel zaman gecirmenizi sağlayabilir. istediğiniz zaman bu sohbet odalarına girerek dilediğiniz kadar sohbet edebilirsiniz. hoş vakit gecirebilirsiniz. Sizlerde benim kadar sanlı olursanız. bu kadar güzel arkadaslıklar kurabilirsiniz. Sohbet bir ihtiyactır arkadaslar. herkez birileriyle sohbet etmeye ihtiyac duyar. hayatında bir farklıklık olmasını isteyebilir. Bu farklı insanlar size farklılık katabilir. arkadaslıgı dostlugu, samimiyeti, bir birine deger vermeyi burada görebilirsiniz. insanları tanımak acısından. kendimize birseyler katmak adına oldukca faydalı görüyorum bu sohbet odalarını. tanımak tanışmak vede kaynaşmak için harika bir sistemdir bu sohbet siteleri Mobil sohbet
Mobil sohbet; Düşünün önceden hersey kısıtlı ve zordu bilgisayarlar bu kadar yaygın deildi. Şimdilerde ise mobil sohbet imkanı var, mobil üzerinden sohbet sitelerine giriş yapabiliyorsunuz. Akıllı telefonların hayatımıza girmesiyle, bununla birlikte teknolojinin gereksinimlerinden faydalanıyoruz. Cep telefonlarıyla su dönemde yapılmayan pekte birşey yok zannedersem. herşeyi kolaylık yapıyoruz. internet kafelerden girerdik demiştik sohbet sitelerine, şimdi bu dahada kolay bir hale geldi. Mobil sohbet etmek,mobil sohbet yapmak oldukca kolay bir hale geldi. tablet ve cep telefonlarıyla sohbet sitelerine kolaylıkla girebiliyoruz. Onca sey yasanmış bu sohbet sitelerinde hemde kısıtlı olanaklarla. peki ya şimdi bu teknolojiyle nasıl yaşanır? Oldukca kolay ve hızlı bir şekilde sohbet sitelerine mobil olarak bağlanabilirsiniz. doyasıya sohbet etmek için herşey cok kolay. Dünyanın her yerinden istediğin zaman mobil sohbete basla. seni kısatlayan birsey yok ücretsiz bedava. sohbet imkanı. Arkadas bulmak, eglenceli zaman gecirmek isterseniz istediğiniz zaman mobil sohbet sitelerine giriş yapabilirsiniz. Dostluklar kurmak, insanlarla tanışmak, güzel vakit gecirmek isterseniz, yapmanız gereken cep telefonunuzdan sohbete baglanmak olcaktır. Sizlere daha rahat sohbet edebilmeniz için mobil arayüzüyle kolay ve rahat sohbet sunuyoruz. Daha anlasılır ve basit kullanışlı mobil sohbet sitemizle, doyasıya mobil sohbet edin. sohbetlere katılın yeni insanlarla tanısın. hergün farklı bir şekilde karsımıza cıkan bu mobil sohbet arayüzü, proğramcılar tarafındanda geliştirilerek bambaşka bir boyuta gelmiştir. mobil sohbet etmek oldukca kolay bir hale gelsede sizlere tavsiyem internet üzerinden web adresinden giriş yaparak sohbete katılmanızdır, yada mirc script kullanarak bu odalkarda sohbete baslayabilirsiniz. mirc scriptle sohbet etmek hem eglenceli hemde cok kullanışlıdır
submitted by Sohbetinadi to chat [link] [comments]


2018.03.13 17:17 Sohbetinadi Sohbet Odalarında Sohbet Etmek

Sohbet odalarında sohbet etmek istermisin
Sohbet odalarında sohbet etmek istermisin; Adı sohbet olunca tabiki herkez sohbet etmek ister. en azından o sohbeti izlemek ister. Neden sohbet etmek istemeyelimki, bir engelmi var insanız ve insanlar tabiki sohbet ihtiyacı hisseder. Sohbet etmezse insanlar nasıl olurdu, hayatları nasıl olurdu? suskunlugun sessizliğin içinde bir yaşam hayal etmesi bile zor ve agır. Kim susarak zaman gecirebilirdi, sessizce bekleyerek konusmadan sohbet etmeden, eglenceye dahil olmadan amaçsız ve gayesiz beklenebilirmiydi. Birileriyle paylaşımda olmak, insanlarla birşeyler paylaşmak bu paylaşımlar hisler duygular sözler, sizcede güzel değilmi. Sohbet etmek için sebep aramaya gerek duymayan biriyimdir. herbir konu üzerinden sohbet etme imkanı bulabiliriz. biz insanlar herşeyi paylaşarak çoğaltmaya inanırız. hani derler ya sevgi paylaştıkca çoğalır diye. işte sohbet te böyledir. Sohbette paylaştıkca çoğalır anlam kazanır bir şekle bir ifadeye bürünür. sohbette buldugumuz anlam ve ifadede hayatımızda bir yer edinebilir. Daha öncede söylediğimiz gibi sohbet etmek bir ihtiyactır. tıpkı yemek yemek su içmek nefes alıp vermek gibidir sohbet etmek. Şu konuyu incelemenizi isterim, Sohbet nedir? ne anlama geliyor bu sohbet kelimesi kökeni nedir nerelerde kullanılır bu sohbet kelimesi SOHBET NEDIR Bu konuyu inceleyip okuduğunuzda, inanıyorumki sizlerde sohbetin anlamının farkına varacaksınız. sohbet kelimesinin kelime anlamının bile önemini fark edeceksiniz. Adının bile büyük bir anlam ifade etmeside sizce, bu sohbetin cok anlamlı ve önemli oldugunun ve hayatımızda bir yeri olması gerektiğinin, bir kanıtı değilmidir? Sizlerinde sohbet etmek istemeniz için yada sohbet ihtiyacınıza karşılık olması için bir kaç konuyuda anlatmak isterim. Öncelikle sohbet nedir dedik ve okuduk anlamını kökenini içeriğini benimsedik farkına vardık, şimdi sohbet etmemiz için sebeblere bakalım. Sohbet etmek için sebep olurmu?
Başlıkta yazıldıgı gibi sohbet etmek için Bir sebeb ihtiyac duyulmaz. Sohbet bir iletişim yoludur, tıpkı telefonla konusmak gibi. Sohbet insanların bir birleriyle iletişimidir. paylaşımıdır kendini tanıtmak ve tanımak için bir yoldur, karşılıklı anlayıştır aslında. Birini tanımak için ne yapıyoruz? onunla konusmaya baslıyoruz bu konusma sadece selam nehaberle kısıtlı kalmıyor. Ve başlıyoruz anlatmaya dinlemeye, tanışmaya calısıyoruz. kendimizi karsımızdakıne tanıtmaya calısıyoruz. Yada tanıdıgımız bir insanla basladık sohbet etmeye. sonunun nerde biteceginin bir önemi yoktur amacımız birseyler paylaşmaktır. Bir dost bir arkadas bir aile biriye olabilir bu kişi. yasadıklarımızı anlatıyoruz. hayallerimizi paylaşıyoruz. umutlarımızdan bahsediyoruz, keza oda bize hayallerinden umutlarından bahsediyor. Bu değilmidir sohbet? Yıkılan umutlardan yada yeni insa edilen hayallerden bahsetmek, hayata dair beklentilerden söz etmek. Dünyaya bakışımızı dile getirmek için sohbet etmiyormuyuz. sevgimizi saygımızı anlatmakta bir sohbet değilmisir aslında. Sohbet birilerine hikaye anlatmakmıdır, ona roman okumakmıdır? Sohbet Dilimizle ifade edeceğimiz karsılıklı konusustugumuz her bir cümledir aslında. Düşüncelerin gün yuzune cıkması, hayallerin paylaşılması umutların sözlü olarak anlatılması. yaşadıgın bir anı bir gün bir anıyı karsındakıne dinletmektir sohbet. Sadece sizin söylediklerinizden ibaret degildir tabiki sohbet. karsılıklı dedikya hani, karsınızdakıde tüm bunlardan bahsedecektir. mutlulugunuzu paylaşmak, mutluluğunuza anlam katmazmı? tabikide anlam katacaktır ve paylaşmak sohbettir. sevincinizi birileriyle yaşamak ne demektir sizce? bu sevince birilerinin ortak olması. sizi anlaması sizinle sevinmesi, sevincinizin sebebini anlatmanız. Sizin bu sevinç sebebinizi dinlemesi ona bir yorum yapması, harikaymış demesi bu sevince eklenmesi sohbet etmek değilmidir işte. Sohbetin belli başlı bir sebebi yoktur aslında. sohbet etmek için oldukca fazla durum vardır bence. hersey bir sohbet konusudur ve sohbet etmeye degerdir. iki arkadasın kahvelerini yudumlarken yapmış olduklarıda sohbet değilmidir. gülmeleri eglenmeleri sevinmeleri, ya o yüzlerindeki gülümseyiş herseye değmezmi. tadıdık arkadasların sohbeti tabıkıde oldukca güzeldir ve keyflidir. sizi zeten anlayan biridir sohbet ederken her kelimenizde sonraki gelecek kelimeyide bilirler zaten. Birde tanımadıklarınız vardır, sizi tanımayan ve sizin tanımadıgınız yabancı diye adlandırdıklarımız. sizcede tanımaya deger değillermi. Tanımadığımız biriyle sohbet etmek. onu anlamak tanımaya calısmak, hayatını yasantısını öğrenmek sevdiği renkleri bilmek bence güzel olucaktır. Bu insanların hayat içinde basından gecenler tıpkı bir roman gibi, yada televizyonda bir film izler gibi gelecektir bizlere. Onlarla sohbet ederek anlamak tanımak sohbetin güzelliğinin farkına varmak bu durumdan keyf almak mutlu hissetmek oldukca güzel olucaktır. Biz insanlar bir filmden bile etkilenen birileriyiz. film ve kurgu oldugunu bildiğimiz halde heycanla izleriz dinleriz değilmi. olmamış gerceklikle alakası olmadıgını bildiğimiz halde bu filmi nasılda izliyoruz ve bu izlediğimizi hayatımıza bile yansıtabiliyoruz. Peki ya işte bu tanımadıgımız insanların yasantılarıda bir film gibi gelmezmi bzie izlemeye yani sohbet etmeye degmezmi. Gercek bir hayat hikayesi. gercek bir yaşanılmış olay. canlı kanlı bir hayat dilimi. kesinlikle kurgu deil göz önünde duran bir gercek. Sırf bu gerceklik yüzünden bile sohbet etmeye insanları tanımaya anlamaya arkadas olmaya yada sadece dinlemek anlamak amaçlı sohbet etmeye deger bence. Her insan farklı bir yasam, farklı bir hayattır aslında. kimi insanın yasamında kendi yasamımızıda bulabiliriz, aynı seyleride yaşamış olabiliriz. Kendi adıma ben sohbet etmek için bir sebeb aramam, herbir insan başlıca bir sohbet sebebidir diye düşünüp herkezle sohbet ederim. Sizlerinde sohet ederek hayata dair insanlara dair bir cümle fazladan bir kelime bir anlam bir kafiye bir deyiş bir kültürü öğrenmeniz için insanlarla sohbet etmenizi öneririm. Dogudan bir insanla tanıştım. merhaba nasılsın nerelisin, ne iş yaparsın, yaşın kaç gibi cümlelerin sonunda sohbeti ilerleterek hayata dair birsey öğrendim. Doguda küçük bir köyde yasamış olan bu arkadasım. bana doguda doğup buyumenin zorlukları ve iyi yanlarını anlattı. Orada yaşanan olaylardan bahsetti evlenme yaşlarından, kültürlerinden, dostluk anlayışlarından, arkadaslıgın onlarca anlamlarından. hayatta nelerle karsı karsıya kalıyor o yörenin halkı, iş imkanının olmadıgı bir yerde nasıl geçim kaygısına düştüklerini anlattı. sadece haberlerden izlemekle bazı gercekliklerinde farkına varamıyormuş insan. hayat sadece haberlerde anlatıldıgı gibi iki satırlık hayat zor sözlerinden ibaret değilmiş anlamama vesile oldu. ben bunun nasıl farkına vardım. oranın kültürünü nasıl anladım. yaşamlarındaki o farklılıkları nasılmı anladım? tabiki sohbet ederek tanıyarak kendımı tanıtarak hasbihal ederek. Kısacası arkadaslar sohbet etmek için bizlere herşey bir konu bir bahane bir sebebtir. Bol bol sohbet ederek farklılıkların farkına varabiliriz.
sohbet siteleri Nerede nasıl sohbet edebiliriz?
Nerede sohbet edebiliriz; tabikide her platformda heran her yerde sohbet edebiliriz. Nerde ve nasıl? bu sadece bizim secimimizdir nerelerde nasıl sohbet edebiliriz dedikya hani işte bir kaç örnek olsun bizlere kimlerle nasıl nerde sohbet imkanı bulucağız nelerden bahsetmeliyiz nasıl sohbet etmeliyiz. Tabiki bunlara bir örnek ve yazımız olmustur. Nasıl sohbet edilir? diye bir yazım var bunuda okuyarak fazlaca bilgi sahibi fikir sahibi olabilirsiniz. bu linkten ulaşıpta konuyla alakalı fikir edinin NASIL SOHBET EDILIR? Fazlaca detaylı bir konu olduguna inanıyorum. sohbet etmek için bir mekana üstü kapalı bir yeremi ihtiyac duymalıyız. sohbet etmek için kaç kişi olmalıyız gibi sorulara yanıt olarak bahsetmem gerekir. Sohbetin yeri mekanı zamanı yoktur aslında. sadece sohbetin tarzıyla alakalı değişklikler vardır. nelerdir bunlar. Bir düğünde kalkıpta ölmüş birinden bahsederek sohbet etmek pekte anlamlı olmaz diye düşünüyorum. yada bir cenaze evinde kalkıpta kahkaha atmamıza sebeb bir sohbet konusuyla sohbet etmekte oldukca anlamsız yersiz ve sacma olcaktır. iste tamda bu gibi alakasız bir duruma düşmemek için sohbet ederken belirli konular altında sohbet ortamı olusturmamız gerekır Bulundugumuz duruma uygun sohbet konularıyla sohbet etmek ideal olcaktır. arkadaslarla bir kafede otururken herseyden bır sohbet ortamı kurabiliriz. gelecekten gecmısten espirili konulardan bahsederek sohbeti sürdürebiliriz. komik olayları anlatarak sohbeti eglenceli ve komık bır havada yapabiliriz. Arkadaslarınızın kahkahasına sebeb olcak konuları secerek sohbet edebiliriz, bir videodan bir ilginc bir anınızdan bahsederek, şakalar yaparak sohbet edebiliriz. Diyelimki bir düğün evindeyiz eglencenin dibine vuruyo insanalr hayatlarındaki en mutlu anlardan birini yaşıyorlar. Yüzlede gülümseyiz mutluluk oldukca yuksek seviyede ve herkez pozitif bır durumda. o halde bizde bu duruma göre sohbet etmeliyiz. Burda kalkıp acılardan, kaybedişlerden. hayatın bize kattıgı kötü olaylardan, ölümden cenazeden cezaevinden bahsetmek olmaz. daha pozitif, daha sıcak daha samimi, daha eglenceli, ve insanların mutlulugunu benimseyecek hatta bu mutluluğu paylaşacak sohbet etmek daha güzel olucaktır. Birde bayanların cay saatleri kahve saatleri altın günleri olurya. burdaki sohbetlerde oldukca güzeldir yeterki sizlerde sohbete dahil olun Biraz dedikodu biraz onu bunu komsuyu ayşeyi fatmayı çekiştirmek. yediklerinden giydiklerinden bahsetmek kim kiminle ne yaşamış sohbet konusu olmustur. ilerleyen saatlerde edilen o güzel sohbetlerden sonra, içilen kahvelerin falına bakmakta ayrı bir sohbete konu olucaktır. Kimin falında ne göründü kime ne kısmetler cıktı, kimisi kaç vakte kadar zengin olcak koca bulcak diye devam edecektir bu sohbetlerde. Sizcede bu sohbetler güzel değillermi anlamlı ve oldukcada iyi değilmi. bize birşeyler katıyor insan oldugumuzu yaşadığımızı hatırlatıyor değilmi. Dostlugu arkadaslıgı yaşamı nasılda hatırlattı bize bu degişen yerlerdeki degişik sohbetler. Birde hayatımızın en acı dönemleri vardır Adına ölüm dediğimiz olay. hayatın ta kendisi ve gerceği, kader diye teselli aradığımız. Bakın burda şunu özellikle söyleme ihtiyacı hissediyorum. sohbet sadece eglenmek gülümsemek mutlu olmak sevinmek sevinçleri mutlulukları paylaşmak değildir. Acının, hüzünün, kederin, sızının, öfkeninde sohbeti vardır. bu duyguların bu anlarında sohbeti vardır tabiki. Dedikya hayatımızın acı yönleride vardır kayıplarımız kaybedişlerimiz. birinin ölümü gibi. bir cenaze evinde nasıl sohbet edilir Daha dini konuları konusarak sohbet etmeliyiz. dinimizden merhametten vicdandan yaradanımızdan bahsederek sohbet etmemiz gerekir. Sohbet odalarında sohbet etmek;Tüm bunların yanında hani dedikya evde düğünde kafelerde altın günlerinde sohbet ediyoruz diye. Birde internet üzerinde olusan mekanlarda sohbet imkanlarımız vardır. nerelerdir bu sohbet odalarındaki mekanlar. Bu sohbet etmemiz için açılmış olan platformlara sohbet siteleri diyoruz. diger adıylada sohbet odaları, mobil sohbet siteleri diyoruz ve birazda bundan bahsetmeliyim.
sohbet_etmek Sohbet odalarında sohbet
Sohbet odaları dediğimiz, sohbet siteleri dediğimiz platformlar, internet üzerinden erişim sağladıgımız görsel ve yazışmalı sohbet odalarıdır. Bu sohbet odaları kendi içinde farklı bölümlere ayrılmıştır. degişik konular altında sohbet etmenizi saglamak için odalar isimlerle ayrı tutlmustur. Nasıl ayrı nasıl farklı isimler derseniz şayet. Şu konuyu okumanızı tavsiye ediyorum detaylı olarak burada paylaşmıştım Sohbet sitelerini tanıyalım Bu sohbet odaları çeşitli şehir isimlerinden olusuyorlar, oyun ve radyo müzik amaçlı sohbet odaları diye sınıtlandırılmıştır. Şehir isimleri dediğimiz sohbet odaları sizlere kolaylık olması acısından oldukca faydalı ve önemlidir. Neden önemli derseniz, Yaşadıgınız şehirden biriyle yani sizinle aynı şehirde ikamet eden biriyle sohbet etmek isterseniz. bu şehir sohbet odalarını kullanırsınız. Tanışmak yada konusmak kısacası sohbet etmek istediğiniz kişileri sizler belirleyeceginmiz için oldukca önemlidir bu odalar. Aynı semtten aynı mahalleden aynı şehirden birileriyle sohbet etmek istediğinizde bu sohbet odalarını kullanarak istediğinizi elde ediceksiniz. Oyun için açılmış tamamen oyunlar oynamak için faliyet gösteren odalarada bizler oyun odaları diyoruz. bu oyun odaları sadece oyun oynamak içindir. Sohbeti amaçlayan kişiler ve sadece sohbet etmek için sohbet odalarını sohbet sitelerini kullanan insanlar pek fazla tercih etmezler bu oyun odalarını. Bu oyun odalarını daha cok oyun oynamak zamanını oyun oynayarak kültürünü geliştirmek isteyen kişilerce kullanılır. Farklı oyun tipleriyle istenilen ve amaclanan sunulmaktadır.Genel kültür içerikli oyun odaları matematik içerikli oyun odaları. ingilizce yazılı oyun odaları, birbirinden farklı cok fazla sayıda oyun odası mevcuttur. sizler neyi amaçlıyorsanız sizinde talebinizi karsılayacak bir oyun odası mutlakaki vardır. Müzik adına olusmus radyo odasıda bu sohbet odalarının sohbet sitelerinin olmazsa olmazıdır. amaçlanan sadece müziktir keyftir. Online yayın yapan djlerle istediğiniz zaman muzik dinleme imkanınız olucaktır. sohbetinizi yaparken bir yandanda müzik dinleyerek bu yaşadıgınız andan keyf almanız amaçlanmıştır. istek isteme ve bir arkadasınaza yada herhangi bir kişiye sizin istediğiniz kişi yada kişilere hitaben istek isteyebilirsiniz. Bu istekleriniz online dj lerce anında yayınlanacaktır özel olarak söylenmesini istediğiniz kelimelerde djler tarafından okunacaktır. tabikide en önemli olanda genel sohbet odalarımızdır. bu sohbet odalarında sadece sohbet vardır amaç sadece sohbet etmek ve sohbet ettirmektir. Bu sohbet odalarında daha öncedende bahsettiğimiz tüm konuları baz alarak sohbet edebiliceksiniz. doyasıya istediğiniz gibi ve istediğiniz sürece sohbet edebilirisniz. Sizler için bir kısıtlama kesinlikle söz konusu değildir. istediğiniz zaman istediğiniz bir konuda istediğiniz kişiyle sohbet etmek sizin elinizdedir. Hiç bir ayrım kesinlikle bu sohbet odalarında yapılmaz ve yapılamaz. adınız yaşınız sehrinizin bir önemi kesinlikle yoktur ve ayrımcılık, kesinlikle söz konusu bile olamaz. sohbet etmek istediğiniz kişiyi elbetteki sizler seciyorsunuz. kiminle sohbet etmek isterseniz onu kast ederek yazabilirsiniz. biriyle sohbet etmek istediğinizde, kullandıgı adı yazarak baslayabilirsiniz yada sohbet etmek istediğiniz kişinina dını yazmanız yeterlidir. genel olarak ortada bir sohbet isterseniz, bir isim soylemenize gerek yoktur. doğal olarak ortaya genele yazarak sohbetinizi sürdürebilirsiniz. Tabiki özel oalrak yazışmak istediğiniz olucaktır yada olabilir. bu gibi ihtiyaclarınızı karsılamak adınada özel sohbet bölümü vardır. kimsenin görmediği bilmediği erişemediği özel pencereniz olucaktır. sadece size ve karsınızdakıne görunen bu özel sohbet pencereside sadece siz ve karsınızdaki kısıye acıktır. sizden ikinizden baska hiçbir kimse bunu göremez okuyamaz yada dahil olmaz. boyle bir özel penceresinde özel konularınızı konusabilirsiniz. Elbette konusmak istemediğiniz sohbet etmek istemediğiniz zamanlarda olabilir. bu sohbet odalarına giripte sohbet etmeden bekleyebilirsiniz. Sadece sohbet edenlerin yapmış oldugu sohbeti takıp edebilirsiniz. onların sohbetini izleyerekte zaman gecirebilirsiniz. bu sadece ve sadece sizin seciminiz ve size kalmıstır. Bu secimlerin sizde olmasıda oldukca iyibirsey diye düşünüyorum tüm kontrol sizin elinizde olucak. istediğiniz zaman istediğinizi yapabiliceksiniz.
mobil_sohbet Mobil sohbet imkanı
Mobil sohbet imkanıylada sohbet etmek için bizlere bir fırsat sunulmustur. bu fırsatıda degerlendirmemiz gerekir. Bu mobil sohbet nedir ne işe yarar nasıl kullanabiliyoruz gibi sorularınıza yanıt olarak Şu konuyu inceleyerek MOBIL SOHBET fikir sahibi olabilirsiniz. Mobil arayüzden bu mobil sohbet imkanından, Biraz bahsetmekte fayda var. bu mobil sohbet dediğimiz telefonlarımızdan yada tablet üzerinden bizlere sohbet imkanı sunmasıdır. Telefonlarımızdan yada tabletlerimizden, sohbet sitelerine, sohbet odalarına baglanabiliyoruz, bunun adına mobil sohbet diyoruz. İstediğiniz zaman istediğiniz yerden 7/24 sizin isteginize kalmış dilediğiniz bir zaman diliminde kolaylıkla sohbet etmek için bu olusmus sohbet odalarına giriş yapabilirisniz. yıllar öncesine bakarsak bu sohbet odalarına baglanıpta sohbet imkanı bulmak oldukca zordu. internet kafeler olmasa buda olmuyacaktı. şimdilerde bu sohbet odalarında sohbet imkanı bulmak oldukca kolaylaştı. bu gelışen teknoloji sayesinde sohbette sınır kısıtlama kalmadı diyebiliriz. Akıllı telefonların ve tabletlerin hayatımıza girmesiyle hersey oldukca kolaylaştı istediğimiz an istediğimiz bir yere ulaşabiliyoruz. en basit şekilde bilmediğimiz bir cümlenin ne anlama geldiğini yada nerelerde ne sıfatla kullanıldıgını telefonlarımızdan googleye bakarak ögrenebiliyoruz. Bu olay kolaylık sohbet odaları içinde gecerli durumdadır. istediğimiz zaman sohbet odalarına mobil sohbet imkanıyla baglanarak sohbet imkanı buluyoruz. Bir zaman yada süre kısıtlaması olmadan, ışık hızında mobil sohbet imkanıyla sohbet sitelerine bağlanarak doyasıya sohbet imkanına erişebiliyoruz. Şimdilik sohbet adı altında konuyu tamamlayalım. diğer konumuzda sohbet odalarında aşk; sevgi; özlem; dostluk; arkadaslık; ve daha fazlasını konu alarak sizlerle paylaşacagım www.sohbetinAdi.Net sohbet odaları.. ger gecen gün biraz daha gelişen teknolojiyle sohbet sitelerine erişmek dahada hızlı ve kolay bir hale gelmiştir. internet adresi olan bu sohbet sitelerinde tabletlerden ve cep telefonlarında giriş yapmak oldukca kolay ve hızlıdır, sohbet arayüzü dediğimiz yani mobil sohbet imkanıyla herzaman baglanmak ve sohbet chat yapmak mümkündür. chat odalarında chat keyfini tatmamış olanlar sohbet odalarına hiç gelmemiş kişiler buraya basit ve kolayca giriş yapabilirler. sohbete baslamak cok daha kolay. bedava sohbet etmek için sizlerde mobil sohbet imkanıyla bu eglenceli ortama katılabiliceksiniz. chat sohbet hizmeti veren sohbet sitemizde istediğiniz zaman canlı sohbete baslayabilirsiniz. bedava ve üyeliksiz sohbet fırsatından faydalanın.
submitted by Sohbetinadi to chat [link] [comments]